Hıristiyanlığın tarihsellikle bağlantılı getiri ve götürüleri çok kat-
manlıdır. Günümüzde, çağdaşlığın uzantısı görünümündeki bazı ideolojik
söylemler, Hıristiyanlıkla bağlı durumda kalıyorlar. Bu durumda Hıristiyan
cemaati içinde, bizde de olduğu gibi ideolojik söylem ve siyasetten kay-
naklı davranış kalıpları cemaatteki kişilere sirayet etmektedir. Bunu bir
halef-selef ilişkisi olarak görüyorum. Ayrıca söylem ve davranış kalıpları
bizdekinin aksine Hıristiyanlık'ta söz ile apaçık ortaya konurlar, gizlen-
mezler. Hz. İsa'nın yeryüzüne tekrar döneceğine dair bir umutsuzluk, sü-
rekli geleceğe bırakılmaktadır, ihtimalsizliğinden dolayı. Bunla beraber
bir peygamberin ömrünü bütünüyle kapsayacak önemi derecesinde, yani bu
denli önemli bir kişinin varlığına delil olmak üzere söylemleştirilerek ve
davranış kalıplarına dökülerek şimdi ve burada kullanılmaktadır. Kişisel
kanaatimce Hıristiyanlık bu nedenle yozlaşmaya açık kalmaktadır. Böylesi
olsa olsa kişinin kendini kurtarmasıdır. Yarattığı yozlaşmadan dolayı
Batı'da bunun adı bile konmuştur. Onlar buna PJ kısaltması ile "personal
jesus" diyorlar.
Kısacası bu ve buna benzer yozlaşmalar bu cemaat içinde bile kabul görme-
mekte ve ancak ideolojik söylemlerle, iktidar kurma söylemleri yoluyla te-
zahür etmektedir, diyorum.

Yargısız infaz davalarında göze ilk çarpan, infazın hukuğa (adliyeye)
kapalı oluşudur. Cezai yaptırımların şiddeti ve neden olduğu sorunların
büyüklüğü, yargısızlığından dolayı saptanamamaktadır. Adliyede gerçek-
leştirilen dava ise bu ve bunun gibi belirsizlikleri ortadan kaldırmak
için, yani cezanın hukuğa kapalılığını tekrar yasal çerçevelere çekmek
için açılırlar. Birçoğunun sonucunda infazın laikliğe aykırı olduğu
saptanır, ve infaz uygulayan sanığa tazminat cezası hukuki yollarla ve-
rilmiş olur.
Anonim şirketlerin piyasa koşullarında varlıklarını sürdürebilme çaba-
larının ardında şirkin bir unsur olarak yer aldığını gözlemleyebiliyo-
rum. Şirk, kısaca, dini kıstaslara göre verilmiş bir cezanın korunak-
lılığını ortadan kaldırıyor ve bir başkasının cezasına sanki cariymiş
gibi eklenmesine neden olabiliyor. Halbuki aslen bu kişinin üzerinde
taşıdığı ceza kısıtlıydı. Anonimlikle birlikte kişi içinde düştüğü du-
rumdan kurtulduğunu sanarak geçici bir rahatlama elde ediyor ancak
şirke bulaştığı bu nedenle sabit olduktan sonra bilmediği cezaların
bu kişinin omzuna tekrar yüklenemeyeceğinin güvencesi yoktur.
Ayrıca bizdeki iktidar anlayışının bir kişi üzerinden yürüdüğünü göz
önüne alınca toplumdaki kesitler siyasi ayrılıklarını kaybederek bir
araya çabucak geliyorlar ve bu sırada sağladıkları faydanın bilgisin-
den uzaklaşmış oluyorlar. Hatta menfi ilişkilerimiz giderek unutkanlığa
kalıyor diyebilirim. Bu durum bizi yargısız infazın beraberinde getir-
diği cezaların tüzel kişi çatısı altında toplanmasını hızlandırıyor. Bu
durumda zararı tüzel kişi değil, bu çatı altında toplanan çalışanlar a-
lıyor diyebilirim. Böyle bakınca, anonim şirketler bir tehlike ile kar-
şı karşıyadır.
Böylesi biri yayılma tehlikesi, boşanma davalarının sonuçları ile kı-
yaslanabilir.
Böyle bakınca sözleşme çoktan bozulmuştur.
Laikliğe aykırı olan, tüzel kişi değil, şirktir.
Kötülemenin anısı ne kadar taze. Üstelik yabancılara açık. Halbuki ha-
tırına getiren kişinin hanesinde değişmeden yer buluyor. Dünyada
memleketimde... Hiç tanımadıkları kimseler adına. Tanımış dahi olsalar
en yakınındakiler bile olsalar çaresizce sineye çekerek karalanmanın ve
aşağılanmanın acısını tadanların hanesinde. Bir çıkmaz sokak! Yakınları
adına, birlikte yiyip içtikleri adına, başlı başına bir kıyamet. Başka-
larına açıklığı ölçüsünde ahir mekanın bilgisinden yoksun bir kıyamet
habercisi.

İlkçağ felsefesinden dayanak alarak, aradan yüzyıllar geçip Avrupa’nın
Rönesans Devrimi ile tekrar günyüzüne çıkarılan bilgiler ışığında ma-
tematik de, kendine has koşullarıyla yeni atılımlar gerçekleştirmiştir.
Örneğin Gauss, ardışık sayılar toplamını iki sayının çarpımı biçiminde
yeniden yazmıştır.
Yine 18. Yüzyılda bilimdeki atılımların Avrupa’da ekol kargaşalarına
yol açtığı dönemde matematik ve özellikle integral hesaplamaları, bu
hesaplamaların kim tarafından ortaya atıldığına dair, Newton ve Lei-
bniz’in kavgaları meşhurdur. Bu hafif düşmanlık tavrının sonunda mate-
matikte notasyon ayrılığına ve bu notasyon sistemlerinin öncül ve ardı-
lını oluşturan konular tasnife tabi tutulmuştur.
Bu tartışmalara teğet geçen bir tanımlamayı getirmek ise günümüzde bana
nasip oldu. Bu da delta’nın, yani sonsuz küçük bir değerin alan hesap-
lamasına katılımının kostrüktif kanıtına bulgular sunmaktır.
Öncelikle 1’e toplanan toplam serilerinin sonsuz sayıda bulunduğu duru-
ma göz atalım.
Bildiğimiz gibi,

, diyoruz.
Bu serinin genelleşmiş iki değişkenli toplam serisini ise şu şekilde
ifade ediyoruz

Burada ilkin asal sayıları tercih etmeyi avantajlı buluyorum. Yoksa
ikinci değişken asal olmak zorunda değildir.
, denklemi geçerlidir.
Fakat,
şeklindeki yazımı daha geçerli
olduğu için paydada sorun çıkarabilir. Bu konuyu yine notasyon sistem-
leri çerçevesinde değerlendirmek gerekir.
Elimizde bir tek asal sayılar bile olsa, asallar sonsuz sayıda olduğun-
dan, sonsuz sayıda 1’e eşit toplam serisi elde etmiş oluyoruz.
Bu serilerin toplamlarını, her asal bir satıra denk gelecek şekilde ya-
zarak genişlettiğimizde, alt alta sonsuz sayıda, her biri ayrı birer
asal için satır satır yazılmış, sonsuza giden ve 1’e eşit toplamlar el-
de ediyoruz. Bu serilerin en altında, iki sonsuz değerin kesiştiği yer-
de, en sağda kalan toplam terimi delta’dır diyorum.

Böylece delta’nın bulgusunu elde etmiş olduk. Fakat paydadaki kuvvet
fonksiyonları, kısmi tolpamlarda n-1/n sonucunu tam olarak vermesine
rağmen, kimi tamsayılara uğramıyor.
Örneğin ½+1/4 = ¾ kısmi toplamı 2/3’e uğramıyor. Bu bakımdan asal sayı-
ların toplam serilerindeki rolü dahi bir kez daha tartışmaya açıktır.
Son olarak,

Yani toplam serileri artık birer kuvvet fonksiyonu ile değil, ikinci
dereceden bir polinom ile paydada yer buluyor. Bu durumda kısmi toplam-
ların bütün tamsayıları temsil ederek, 1/2, 2/3, ¾, 4/5, 5/6 şeklinde
sonsuza dek gittiğini görüyoruz. Ancak paydadaki polinom ikinci bir de-
ğişken ile genelleştirilemediği için ilk örnektekine benzer bir “sonsuz
sayıda toplam serileri” bütününe ulaşamıyoruz. Bu durumda

geçerli bir delta tanımıdır diyebiliyorum. Bilgilerinize.

sur-sağ-se-si
ne-fes-ne-fe-si
fer-fe-lan!
gu-du-be-tuy-du-ra-sı-ca
du-ra-sı-ya
tığ-tuğ-yan
af-fe-lan!

Duyup dinlediklerime bakacak olursam, zamanla, yıllar geçtikçe giderek
derinleşen bir uykuya doğru çekiliyorum. Artık bu uykudan bir kez daha
uyanış yok. Var, olmasına, ama bu uyanış, gençliğin, dirliğin veya ta-
zelenmenin eşliğinde gerçekleşmiyor, koşulları var. Doğal saydığımız
bir uyanmadan farklı, insan eli değmiş, biraz bilgelik, biraz cesaret
ve yürek istiyor.
Bundan önceki, benzetme yoluyla söyleyecek olursam travmatik, bizdeki
karşılığı kazalı bir uyku... Gençliğimin, dirliğimin, direndiği ve ye-
nik düştüğü bir uyku. Hatta yenilgimin kabul edildiği durumda salınım-
sız, durağan, uyku ve uyanıklık arasındaki geçirgenliği giderek belir-
sizleşen bir uyku. Belki bu yüzden travmatik. Artık yüklenemeyeceğim
yoğunlukta karanlık bir kütlenin gövdemi terk etmesi, bu kütleye tekrar
yapışmak arzusu, onun içinde tekrar eriyip gitmek arzusu, uykumun ilk
halinden farksız. İnsan eli dediğim ise bunun tam da bu haliyle tanık-
lığında yatıyor. Bu şu demek: Arzuladığım uyanış, uyuduğum uykuyla ile
erişilemez. Bu, bir günün uzaması, dünyanın, mevsimlerin bildiğimizden
ve alışık olduğumuzdan ayrı bir hareketliliğe geçmesi gibi.

Dinlerin açıklayıp biz insanlara sunduğu davetin, inancın, dünya ve
ahiret hayatlarının birbirinden ayrılığının ve buna bağlı ortaya konan
gereklerin ve şartların tümünün birer ihtiyaç olduğu bilgisi tüm bu
sayılanlarla birlikte kanıtlandıktan sonra davetin birleştiriciliğini
tevhit savunmasını ve yaymasını sorgulamak boş bir çaba olmuştur.
Bununla beraber, dinin muhtevasında temel yapıtaşlarını oluşturan ayet-
lerin zikri konusunda, İslamiyet'te bazı esneklikler tanınmıştır. Mese-
la yürekten söylemek, akıldan geçirmek veya sesli söylemek gibi. Bu
esnekliklerden doğan ayrımların başka sonuçları olmuştur.
Örneğin anlam kastedilerek gerçekleştirilen zikir ile düpedüz söyleye-
rek, yani telaffuz ederek gerçekleştirilen zikrin tartışmasına girilmiş
kimilerine göre şu, kimilerine göre bu kabul görmüş ve uygulanmaya kon-
muştur.
Bu durum sanıyorum İncil'in Latince oluşundan dolayı Hıristiyanlıkta'da
geçerlidir.
Tek tek kişiler ele alındığında ayetlerin muhtecasının anlam bakımından
kapsadıkları bütün kısmen bile zikredildiği durum bile kabul görmüş ve
bu zikrin tevhidi sonuçları vardır denmiştir.
Bunun dışında, meta-dil veya "esperanto" denen, içinde herhangi bir an-
lam barındırmayan veya içerdiği anlam kısıtlı olan, fakat telaffuzu
anadildeki koruyuculuğu ağır basacak şekilde gerçekleştirilen bir söz
öbeği, kişide huzuru hakim kılması bakımından geçerlidir. Bu durum
ayetlerin yalnız telaffuzuyla yetinilebildiği görüşüne yakın, olmasına
ama birinin İslam dininin kitabı olan Kur'an'da geçen bir ayet, diğeri-
nin ise yalnızca bir söz öbeği oluşunu göz önüne alınca arada bir fark
ortaya çıkıyor. Ve fakat özellikle dinler arası çatışmanın gün yüzüne
çıktığı durumlarda (savaş dahil), meta-dil veya diğer adıyla
"esperanto" hem bir engel olarak, hem de dinleri birleştirebilen
bilinçdışı bir öğe olarak karşımıza çıkıyor.
Engel olarak karşımıza çıkıyor çünkü kişide hakim kıldığı huzurun dini-
mizdeki anlamı bakımından konumlanışı, oradaki kapsamı hem o kişide
hem de iletimin gerçekleştiği diğer kişilerde ayetlere kıyasla yokluk
mertebesinde kalabiliyor.
Bu durum bizi dillerin kategorik ve tarihsel ayrımına kadar götürmüş
dillerin morfolojileri, fonolojisi araştırılmış, ortaya çıkan bulgular
dan anlamlı bütünler yakalanmaya çalışılmıştır. Kanımca bu boş bir
çabadır. Soruyorum: Güç istencinin doğası gereği, bu araştırmaları ya-
panlar, tarihin kalıntılarından buldukları tablet ve türlü türlü ya-
zıtların içinde alfabelerini teşhis edip, neden bilmedikleri bir başka
dilin ses bütünlüğüne başvursun ki? Kuşkusuz yazıtların kullanılış
amaçları ilkin kutsal kitaplarla uyumluluğu çerçevesinde, ondan sonra
güç istencinin saplandığı evrenin sathındaki gedikleri kapamak üzeri-
nedir. Bunun da dışında kalanlar hepten gayrimeşrudur ve dilbilim
dediklerinin cehenneminde kalırlar. Şimdiye kadar değerlendirmemde
Yahudiliği dışarda bırakmıştım. Bunun nedeni İbranice'nin günümüzde
halen kullanılan bir dil oluşundandır.
Buna benzer bir tarhisellik Türkçe'de de, dinleri önceleyen yazıtlar
kadar eski zamanlardan günümüze kadar bozulmadan ve hatta Kur'an'ın
ayetlerinde geçen kelimelerin günümüz türkçe karşılıklarının bulunma-
sından ve halen kullanımda oluşlarından biliyoruz.
Bunlar kullanıldığı metinlerdeki anlamları da dahil olmak üzere anadi-
limiz Türkçe'de korunaklı bir şekilde yer tutmaktadır.
Dünyanın mı güneşin, yoksa güneşin mi dünyanın etrafında döndüğü soru-
sunun kesin cevabı verilemediğinden hareketle, bu sözlerin bizim kas-
tettiğimiz anlamı ve dinlerin ortaya çıkışından sonraki istikameti
yaygın bir kanı çerçevesine oturmuştur.
Tarihte, insanlığın uğradığı felaketler öyle boyutlara ulaşmıştır ki
Allah'a sığınmanın en temel ihtiyaç ve tek çare olarak benimsenmesi
kişilerin kişiliklerine damga vurmuştur. Bu elbette teslimiyetin ve
ahiret inancının pekişmesiyle giderilmiştir.
Türkçe'mizde gerçekleşen tahrif ve tebdil ise bizim için hala can yakı-
cıdır, kimi zaman bizi zan altında bırakmaktadır. Bu üzgün kader, Semud
ve Ad kavimlerinin söz ve yazıtlarındakine benzerlikle kitapta böyle
yazılıdır.
Bu yok oluşun meta-dil bakımından varlık mı yokluk mu teşkil ettini
sormak gerekir. Ayrıca tahrifin kuvvetle ceza gördüğü kitapta yazılı
olduğuna ve açıklandığına göre, anadilde üslubun sürekli yeniden kurul-
masının gerekliliği, meta-dil dediklerinin bütünleyici, yani tevhid sa-
vunmasına dair bir unsur olarak kabul görmesinin koşuludur ki, en başta
söylediğime atıfla, telaffuz ile gerçekleştirilen bir zikrin, hakkın
Hak oluşuna dair noksan sıfatlardan tenzihi ve bununla birlikte
Hz.Peygamber'in ümmiliği zarar görmesin.

Kolayca tekrarlayabileceğimiz bir deney var. Bir kutunun içine bir lamba
yerleştirelim. Daha sonra, ışığın yayılımını bir tek doğrultuya çekmek
için kutuya bir delik açalım. Daha sonra kutudaki deliği göremediğimiz
bir yere geçip oturalım. Eğer ışığın aydınlığı bir kütleye vurmuyorsa
ışığı gözle görebilmemiz imkan yoktur.
Bu saptamadan sonra gökyüzünde, atmosfer dışındaki ışımaların yalnızca
vurdukları yerde gözlemlenebilir olduklarını söyleyebiliriz. Hatta göz-
lemini yapabildiğimiz bu gök cisimi ile bulunduğumuz yer arasından, ne-
reye gittiğini bilmediğimiz bir ışık ve kaynağından, gözlemsizliğinden
dolayı söz edebiliriz. Bu umutsuz ışının, ışıma ile, yani bir kütle ile
ki bu durumda gökcismi adını veriyoruz, yakalandığından söz edebiliriz.
Büyük kütleli olduğunu varsaydığımız gezegenler ışığı geçtiği yerde eğip
bükerek onları bir yörünge etrafında çevirebilecek şekilde enerjisini
kaybetmiş büyük gökcisimlerine dönüştürme ihtimali gözden kaçmamalıdır.
Bunu rüzgarla ilgili deneyimimizden biliyoruz ki, onu birazdan açıklı-
yacağım. Kütlenin yoğunlukla ilişkisini düşündüğümde, dünyanın yoğun-
luğu, kütle ve çapı dolayısıyla güneşi yörüngesine oturtabildiğine göre
diğerlerini de pek ala bu yörüngeye, yani dünyanın merkezde bulunduğu
yörüngeye alabilir. Geceleyin gözlemini yapabildiğimiz yıldızların dos-
doğru bize yönelmiş ışınları bulunduğuna göre, bu ışın yeryüzüne çarp-
tığı ve gözlemlenebilir olduğundan, gökteki kütlesinin bize ulaşmasına
imkan yoktur.
Soğurmaya örnek olarak, havanın ağardığı veya kararmak üzere olduğu va-
kitlerde, güneş ışınlarının bulunduğumuz yere yatay ulaştığında sürtü-
nerek geçtiği atmosferin ve dünyanın görkemli kütlesine yakalanarak
eğildiğini, ve bu sırada atmosferin en dış katmanlarına kütle olarak
yayıldığını söyleyebiliriz ki, buna hava diyoruz. Yani bu yine dünya-
nın çekim gücüne dahildir. Güneşle sürekli devinmekte ve dünya üzerinde-
ki coğrafyasını sürekli bir süpürge gibi süpürmekte olan bu durum saye-
sinde güneşten yayılan ışımaların bu kısmı toplanarak atmosferi olduğu
gibi korurlar diyebiliyiroz.

Bu noktada bir an için duraksayıp tüm bu gözlemlerin ve vardıkları sonuç-
ların ne denli örtük veya belirgin olduklarının kıyaslamasına bir giriş
yapmak istiyorum.
Bildiğimiz gibi, bilim ve bilimin uygulamaları hayatımızın her alanına
yayılmış durumda. Şahsımdan örnek verecek olursam, öğrenimim sırasında
edindiğim teorik bilgilerin içinde, her alana yayılmış gördüğüm tanık-
lıkların özleri bulunuyor. Medeniyetler de, kimi tümdengelimle, kimi
tümevarımla bu yaygın teknolojik kürenin yeniden üretimi ve anlamlan-
dırılması, veya yapısökümünde yarış halindeler denebilir. Bilimin yanlış-
lanabilirliği medeniyet çatışmasında herkes için kolay bir kaçamak gibi
görünüyor, halbuki öyle değil.
Kartezyen sonuç kümesi, özellikle determinist (yani belirlenimci) olduğu
için Batı Medeniyeti'nde bir temel dayanaktır denebilir. Çünkü varılan so-
nuçlar kaydedilebilir ve ayrı ayrı ele alınarak tekrar sonuçlarına gidi-
lebilir durumdadır.
Bu durumda e=mc^2 denkleminin ardından gelen atom ve atom-altı fiziğini
ve yol açtığı sonuçları, ve hatta bu sonuçların kayıtlarını yine Batı
Medeniyeti'ne bırakmakta fayda var.
Ancak bu sonuçların içinde öyleleri vardır ki, ilk nedenlerini bir başka-
sında kaybettirecek denli tanklığın ve gözlem yeteneğinin üzerini ör-
ter. Buna demin teknolojik küre demiştik. Bu noktadan sonra Batı Medeni-
yeti veya Batı'daki bilim, teknolojik kürenin doğurduğu teknik değil de
toplumsal sorunlarla ilgilenmeye yöneliyor, halbuki bu sırada tekil bir
tecrübe, çok basit gerçekleştirilen bir gözlem, örtük durumda kalıyor.
Neyse ki buna rüzgar demiyoruz!
Yine aynı nedenle sonuç kümesine dahil olmasına rağmen teknolojik küre-
de yer bulamamış bir gerçek, formülleştiği durumda dolayımındaki gözlem-
sizliği, tanıklık kıtlığını ortadan kaldırıyor ve hızla yayılabiliyor.
Sanıyorum bunu atom ve atom-altı fiziğine yönelmiş e=mc^2 için söyleye-
miyoruz. Hal böyleyken Telefunken! Yani...
Yani, dünya hep duruyordu, halen duruyor, öylece bir kütle... Dönenip
duran uzayın içinde, ıssız ve ölgün. Bütün bu hikayenin ve dünyanın as-
len bizim için bir varlık nedeni oluşturmasının ve bu ıssız ve ölgün geze-
genimden sürekli hayat fışkırmasının açıklaması bütünüyle ele alınca
eksiksiz bir biçimde ancak ve ancak dindarlıkla yapılabilir. Güneş, dün-
ya, ışık ve gezegenlerle ilgili gözlemimize atıfta bulunarak diyebili-
riz ki, dindarlıkları uğruna herhangi bir tören veya ayin veya ibadet
gerçekleştirmek konusunda çekinik kalan münafıklar kıyamet günü geldi-
ğinde müminlerden ışıklarını talep ederler. Bunun nedeni münafıkların
dünya hakkındaki görüşlerinin ışıkla bağlarının kopuk oluşudur. Nite-
kim, dünyanın kendi ekseninde döndüğüne dair yaygın bir kanı tüm dünyayı
kasıp kavurmuştur. Halbuki gece ve gündüz, güneş bir tam gün içerisinde
yörüngesini tam döndüğü için var. Buna ters düşen kanaatin yol açtığı
yozlaşma aydınlığın tüm dünyaya egemen kılındığı varsayımıyla eşgüdüm-
lüdür.
Münafıklar güneşin dünya etrafındaki dönüşünü es geçerek gaflette kaldı
lar. Ayrıca ay ve diğer gezegenlerin de Allah'ı tesbih ettiklerini kaçır-
dılar. Bütün işlerin, O'nun tasarladıklarının ve gerçekleşmekte bulu-
nan herşeyin dönüşü O'nadır. Gezegenler O'nun için yörüngelerinde döner
ler. Ay ve güneş dünyanın çevresinde O'nun için dönmektedir. Dünya
ıssız ve ölgün, yerinde durmaktadır ve dışında kalan herşey gerçekten
Allah'a döndüğü için yeryüzünden hayat fışkırmaktadır. Dolayısıyla bu
yaşadığımız hayat da O'na dönmek içindir. Hayatın göklere yolculuğunun
önündeki büyük engel, O'na dönüşündeki büyük engel, dünyanın ıssız ve
ölgün, evrenin içinde öylece durması ve bu nedenle kendisi dışında
Allah'a dönen herşeyin ışımasından, ışık ve kütlesinden faydalanarak
durmaksızın dirilmesidir.

dağların mevsimleri vardır
yamaçlarında duyulur
yankılanan sessizliğin içinde işitemediğimiz ses
kadın çığlığıdır, bizim kadınlarımızdan birinin
erişilmez, savaşçı, baştan başa bir yuva
en güçlüsünden hayalgücümün kapısı
penceresi, kısaca her yanı
yamaçların mevsimlerinde yankılanıyor
bakmaya ne gerek diye sorsan, gözün ilişir
sonra bir kez daha kaçamazsın
çelişki tam oradadır
tam orada ilişmek, değil

Şair her fırsattan istifade eden adam, arzusu denetime girince kabuğu
yolmaya başlıyor, öfkeyle, neredeyse kindar. Hemen yanıbaşında evren-
selliğin kurucu zorunlulukları... Çeperi gedik bir yapıyı, açık kapı-
sı tarihselliğinden gelmiş bir yapıyı, kuyusunu kazar gibi eşeliyor.
Hemen yanıbaşında evrenselliğin kurucu zorunlulukları, kuvvetiyle bir-
likte onu dışarda bırakacak.
Şairin arzusu, yayılmasında engeller bulunan bir mutlaklığı avcunun
içinde tutuyor, öfkesi bir devlet adamının güç istenci ile içi içe.
Kabuk ilk bakışta korunaklı görünüyor, ancak evrenselliğin dayatmasında
zayıf, açıkları var, şairinkilerle birlikte uç verdiği yerdeki
kuvvet ve fiili bulabilmesine imkan vermiyor.
Apaçıklık iddia ediyor şair, tehdit ediyor. Bir kuş diyor, küçümseye-
rek, bir kuş mesela?
Bir zincir uzayıp kısalıyor sonra, kabuk, dışarıya eklemsizliğinden do-
layı şairi çürütüyor, onla birlikte kaybolmuşları, o bilmiyor, hiç or-
tada yoklar, olmasınlar, yeter ki ortaya çıkmasınlar. O çürüdükçe açık-
lık kıymete biniyor. Şairin tehdidi giderek büyüyor. Devlet adamının
güç istenci buna hesap yetiremiyor. Kuş diyor şair... Mesela bir kuş.
Not: Bu arzu, bütün bir kaybolmuşluk ve ona bağlı diğer düşlerdir.