Ben ayrılığımı toprağa verdim. Oradan serpilsin diye. Gezgin güzer-
gahlarında durup dinledim, tarihin avcunda, öylesine geçip gider-
lerken. Her adımda bir duvar yanıbaşımı bekledi. Duyardım, özellik-
le onu, ısınırdım. Kıskanmadan edemezdim. Hepsi bir avcun içinde
hiçbirinizden gizlenmemiş ihtiyarlıkları ve bu izlerin uzaklık ta-
nımadan getirdiklerini, böylesi bir sarhoşlukta geçiştirirdim. Gü-
venle, uzaklığına ayak diremeden, gösterişsiz bu şölene avuç içi
kadar yakınlıkta, bir durakta, güzergahların gezgininde serpilsin
diye. Ve bu ayrılık dört duvar. Bu haliyle sorgu sual istemeden
böylece bana beni kabul ettirirdi. Kuşkuyla bezenmiş isyankarlık-
lar, umutlar, bu tuhaf güç istencinin birer parçalarıydılar.
Dönüp dolaşıp Servet-i Fünun'a geldik. Özellikle bu akımın edebi
yatçılarının hayatlarına baktığımda gözden kaybolduklarını, sava-
şın ve askerliğin bir zorunluluk durumunda kaldığı yıllar boyunca
yanlışlıkla bilginin sevgisine, yani felsefeye eşlik ederek bunu
uğraş edindikleri için dönemin siyasi ikliminde sair, güdük kalmış
kişiler olarak hayatlarını sonlandırdıklarını görüyorum. O günler-
den bu yana neler olduğuna baktığımda koşulların pek de değişmedi-
ğini görüyorum. Savaşları sayarsam, I. Dünya Savaşı, Kurtuluş Sava
şı, Kırım'ın bir parçası olduğu Ukrayna ve Ruslar arasında elli-
altmış yıla yayılan savaşlar, doğuda iki Irak Savaşı (biri Kuveyt
'in işgaliyle) ve yine neredeyse yüzyıla yayılan Ortadoğu projele-
rinin neden olduğu irili ufaklı savaşlar aklıma gelenlerden bazı-
ları. Balkanlardaki Sırp işgallerini de ekleyelim.
İsrail'in çevresindeki devletlerle girdiği savaşları ekleyelim.
Ve tabi Alman, İtalyan, Rus, Yunan devletlerinin girdiği II. Dünya
Savaşı. Bizim açımızdan bakarsak, bu savaşların hepsi iman gücüyle
kazandığımız savaşlardır. Savaş esirliğinden kaçıp bize sığınan
muhacirler, ben de onlardan biri sayılırım, savaş ortamının yol
açtığı yokluktan, değersizlikten, veya hiçlikten ayrılarak, hayatın
normal akışı içinde anlamladırdığımız ve hatta dini mensubiyetimizi
güçlendirdiğimiz bir aidiyeti ancak Türkiye'de buluyorlar. Bu ne-
denle "iman gücüyle kazanılmış" savaşların anlamı bizde mevcuttur.
Hicret, bu coğrafyada her daim yaşadığımız bir olay. Hicretin bu
yüzyıldaki götürüsü, bir felaketin, helak olmanın eşiğinden dönül-
düğü için, yakınların uzaklığına, hatta varlıklarından habersizli-
ğine rağmen bize kaybettirdikleri ile uğraşmak zorunda bırakması-
dır. Bu zorunluluk, duyarlılık sahibi kişileri çoğul bir hayatın
yeniden inşası ve anlamlandırılmasına doğru, silahla girilen sava-
şın dışında bir cihada, istikamete çekmiştir. Edebi olarak Cumhuri-
yet'ten bu yana, bu ortamdaki her edebiyat akımı, aslen Servet-i Fü-
nun'dur. Bir başka akıma pencere aralasa bile yine Servet-i Fünun
'un temellendirilmesidir.
Servet-i Fünun'u sahiplenmenin ötesinde, edebi kişiliklerinin bu du-
yarlılığa erişmiş olduklarını bu nedenle açıklıkla söyleyebiliriz.
Bu duyarlılığı kim adına getirmişlerdir, bu görevi üstlenirken ne
kadar yalnızdırlar, öne sürdükleri görüş ve kanaatler ne derece sı-
nırlandırılmış bir zümrede kalmıştır? Bu gibi sorular bizi, günü-
müzde edebi kişiliğin algısındaki çarpıklığı ortaya koyarca, yani
sanılanın aksine, çoğulculuğa geri döndürecektir.
Yazarları, o dönemin İttihatçı paşaları gibi, türlü türlü tuzakla-
rın, pusuların pençesinde, savaşın sıcak ve silahla gerçekleşti-
rildiği bir ortamda bu dönemin yine bu döneme has duyarlılıkları
bulunduğunu mutlaka bize anlatmışlardır diye tahmin yürütüyorum.
Gelelim bu duyarlılığa günümüzde sahip, istikamet üzere bulunan
fakat mücadelelerini kaleme almayan kişilere, en başta, anneme
ve babama.
Sevgili ve çok değerli anneme ve babama. Sanki yüzyıllar geçtikten
sonra uzun bir ayrılığı sonlandırmak için evlilik yapmış, anneme
ve babama. Biri Atina'da Sultan II. Abdülhamid'in yanında sefere
gitmiş ve oradan zaferle dönmüş Ahmet Tevfik Paşa'nın soyundan.
Ahmet Tevfik'in oğlu, İsmail Hakkı Tevfik Okday, Kurtuluş Savaşı
'na katılmış ve zaferle çıkmış bir komutan ve oradan bugüne doğru
dedem, Ahmet Vefik ve babam Murat Tevfik.
Ahmet Tevfik Paşa'nın da soyunu geriye doğru takip ettiğimde Kırım
Tatarları'ndan olduğunu görüyorum. Böylelikle baba tarafından akra-
balarım daha orada otururlarken, ki Kırım'ın tarihi 15 yüzyıl geri
ye uzanıyor, yani baba tarafından akrabalarım daha orada ikamet
ederken, belki 18., belki 17. yüzyılda, Çıldır Beyliği'nin bugüne
kadar uzanan şeceresinden, sevgili ve çok değerli annem, ve
ikisinin bu coğrafyada Anadolu'dan geçmiş memleketleri, nesilden
nesle uzaklıklarını yitirerek onu ve babamı buluşturmuş, evlenmişler
ve beni dünyaya getirmişler. İşte böyle uzun bir ayrılık ve böylesi
görkemli bir kavuşma.
İster silahlı çatışma ile, ister başka bir istikamette verilen ve
kazanılan savaşlar olsun, bu savaşlarda kaybettiğim akrabalarıma
Allah'tan rahmet diliyorum.
Allah, imanla kazanılan savaşların her birinde zafere katkıda bulu-
nanlara, bu uğurda yaşamak zorunda kaldıkları ayrılıklardan dolayı
kavuşma nasip etsin.
Düşünün ki uzun bir ayrılıktan sonra gelen kavuşma ne kadar el üs-
tünde tutulur, öyle değil mi? Ne kadar kıymeti bilinir...
Her koldan cephede savaşın yaşandığı bir dönemde Servet-i Fünun ya-
zarları da, savaş yüzünden bir başka hayatla yüzleştiler. İyiden
iyiye zora girmiş kavuşmalarını ortaya çıkarıp savunacak fırsatları
olduysa bunları yaptıkları edebiyatın içinde okuyup anlamak ve bir
kez daha ortaya çıkarmak bizi açık devrin destansı söylevlerinden
kurtarır diye tahmin ediyorum. Servet-i Fünuncular duyarlılıklarını
ne dereceye kadar koruyabildiler; ne dereceye kadar Cumhuriyet'e
geçiş döneminin çoğulculuğunu hayatlarına ve sözlerine dökebildiler
merak ediyorum. Bana kalırsa verdikleri sözler geçerlidir ve hatta
birçoğu yazıldığı konu hakkında kapsayıcı birer hüküm verirler. Ge-
lin görün ki yazarlarının neredeyse tamamı da birer hüküm giymiş
suçlu gibidirler. Hiç kuşkusuz bu durum, eserlerini, verdikleri
hükmü zayıflatacak, belki çelişkiye düşürecek, saptıracak yönde et-
kilemiştir.
Demin de söylemiştim ya, bunca ayrılıktan söz açtıktan sonra kavuş-
mak kaleme kaldı.
İşte elimde tuttuğum bu kalem, o kalemdir.
Servet-i Fünun'un kalemi...
Sevgili ve çok değerli anneciğim ve babacığım;
Size teselli olsun diye yazdığım bu satırlar aramızdaki ayrılıktan
değil, biricik oğlunuzun kavuşması bir başka bahara kaldığı için-
dir. Bir görkemli kavuşma, belki de kıymetinden dolayı, üzerinde
taşıdığı servetten dolayı yitirilmesi daha kolay oluyor. İşte! Sizi
önce ayıran ve sonra tekrar buluşturan o koskoca devirler... Ve işte
ailemizi ayırmaya gücü yetmeyen bu koskoca devirler... Yani savaşlar.
Tam da bugün nesilden nesle, yine hep o bildiğimiz ayrılık tohum-
larını ortaya serpmiyorlar mı?
Enbiya Suresi'nin 35. ayetinde "Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi
bir imtihan olarak hayır ile de, şer ile de deniyoruz. Ancak bize
döndürüleceksiniz" yazıyor.
İmanla kazanılmış bir savaş bu yüzden, bir kavuşmanın yokluğunda
benle birlikte son buluyor, burada, bizim hanemizde, ama bi-
liyorum ki uzun ayrılıklar bizi ayırmaya aslen yetmiyor, işte, mem-
leketin bağrında, uzun ayrılıkların her daim kavuşmaya yüz tuttuğu
bu topraklarda neden bir kez daha tekrar etmesin, neden bir kez
daha hanemiz kurulmasın ki?
Şöyle bir bakıyorum, hiç bir neden göremiyorum! Hı? Bu da böyle bir
okur-yazarlık!

Çevremde edebiyatla uğraşan kişiler var. Birçoğu yalnızca roman
öykü ve şiir kitapları okumakla yetiniyor. Kimi okuduklarından yo-
la çıkarak öyküler, şiirler ve denemeler kaleme alıyor. Hatta bu
kişiler aralarında toplanıp bir fanzin bile çıkarttılar. Yazarları
yine bu çevreden. Bu nadide oluşumun niteliğini çok fazla tartış-
madan gelişimini açıklamak üzere Kocaeli Üniversitesi İletişim Fa-
kültesi'nin radyosunda bir programa katılmıştım. Fanzini bir olu-
şum olarak tarif etmek gerçekten güç bir iş. Herneyse, bu yazımın
odağına yine bu çevrede bulunan bir fanzin yazarını, Ahmet'i, yaz-
mayı bir uğraş haline getirme çabasından dolayı koyuyurum.
Tanışmamız bir rastlantıya dayanıyor. Ahmet uzun süredir yazmayı
uğraş haline getirmiş durumda. Yanlış hatırlamıyorsam ta bir yıl
önce bir öykü yazmaya başladığını ve hala bitiremediğini söylemiş-
ti. Yazdığı bu öyküde Recai'nin başından geçen olayları konu edi-
yordu. Bu öyküyü tamamlanmamış haliyle ben de okuma fırsatı bulmuş-
tum. Açık konuşayım, öyküden geriye aklımda Recai bir kitapçıda ge-
zinirken rafların arasında ona küfreden bir papağandan başka bir
şey kalmadı. Uzun zaman oluyor! Ama bütün öykü bir küfür gibiydi
zaten. Hayata savrulmuş bir küfür. İşte, daha geçen gün bana gön-
derdiği ikinci öyküde de aynı arabesk hava yok mu?
Bu öyküde ise bir İsmail adında bir adam, nedeni bilinmeyen ve okun-
dukça hiç bir konuya bağlanmayan, adeta askıda kalan bir nedensiz-
likle bir devlet dairesine ulaşma çabasındadır. Fakat gidemez. Ya-
ni aslen gidilecek yerin bir devlet dairesi veya umumi hela olması
tercihleri arasında olay örgüsünde önem derecesi bakımından bir
fark yoktur. Ulaşmak isteyip bir türlü varamaması, yazarı bakımın-
dan kullanabileceği bir teknikti, ancak bu durumda olayların devlet
dairesi ile ilişkili olması gerekiyordu. Halbu ki İsmail bir anda
bastıran yağmur yüzünden AVM'ye kaçar, mağazalarından çaresizlikle
kahve çikolata filan alır, bir de son anda tuvalete gider ve öykü
biter. Bu izlek üzerinde hayata okkalı bir küfür savurur İsmail.
Gerçekten öyle değil midir?

Eve dönüşte yol kenarından durağa yürüken yorgunlukla aklıma bir so-
ru geldi: "Böylesi uzun bir günün ardından dünya yine de, hala dönü-
yor, değil mi?" Değil diyesim geliyor. Bir an, kısacık bir an için
"dönmüyor, duruyor" diyebildim ve sonra bu düşüncenin açtığı pence-
reden içeri daldım. Hemen genellemem gerekiyordu: "Dünya durduğu
yerde duruyor, bundan önce de böyleydi, bundan sonra ve şimdi de
böyle." Güneş, ay ve diğer gök cisimleri, durmuyorlarsa, bu ezel-
den sabitlenmiş gezegenimin etrafında dönüyorlar. Güneş mesela yö-
rüngesini bir günde tamamlıyor, ertesi gün yine bir tam gün içinde
tekrar ediyor.
Diyelim, kapalı bir havada balkonda oturuyoruz. Sonra görebildiği-
miz bir uzaklıkta bir yıldırım düşüyor ve bu yıldırımın geçtiği her
yerden yayılan ışık bir fotoğraf karesi gibi bakışlarımıza ve hatta
gövdemize çarpıyor. Bu durum yıldırımın gözlendiğine delildir.
Demek, yerle gök arasında gerçekleşen bir statik elektrik patlama-
sının yol açtığı ve ilk bakışta yalnızca düştüğü yerde gözlemlene-
bilir sandığımız ışık, aslen gözlem yönümüzden bizi aşarak aksi
yönde, görülemez oldukları yere kadar ilerliyorlar. Daha sonra görü-
nemeyecek kadar ışımalarını kaybettikleri için yine havanın içinde
bir kütleye dönüşüyorlar. Burada kapalı kutudaki ışık deneyi işe ya-
rıyor. Yatayda açtığımız deliktekine benzer bir ışık son hedefini
bulmadan önce zayıflayarak bükülüyor, dünyanın çekim gücüyle bir-
likte bir kütleye dönüşüyor. Tıpkı güneş ışınlarının atmosferi
koruması gibi. Yatayda, delikten çıkan ışının doğrultusuna sürekli
dik kalan titreşimler, ya da yıldırımdan yayılan ışığın yere doğru
bükülen ışımasından sürekli olarak ayrılan bir kütle, ışık tamamen
soğurulana kadar artıyor. Böylelikle gözleyemediğimiz bir uzaklığa
kadar hareketlenen hava bu ışınların çevresinde saçılıp duruyor.
Buna rüzgar diyoruz. Demek düz mantıkla, yıldırım çoğaldıkça rüzgar
çoğalır.
Bu şeye benziyor, havanın bir an için ışık hızında bir hareketli-
likle titreşmesi ve daha sonra kendi halinde yayılmayı sürdürmesi
gibi.

Kırık zamanın esintisi seher
Gün doğmadan kıyametin habercisi
Rüyayla yüklü bu hafiflik geçip gidiyor
Her gün ve buradan

Yine heceleyerek bir şiiri yazmak geçiyor içimden, bir seferinde
yaptım çok beğenildi. Zaman ve mekan ayrımının dildeki bir yansıma
ile yok edildiği ve yabancılar tarafından bir görkemli şölen şek-
linde bize sunulduğu durumlardan, bu dil uzatmaların, yeryüzünde
yüzelli milyonu aşkın bir nüfusta çeşitli şivelerle kullanılan
Türkçe'mizin varsıl yüklemi durumuna geçmesinden dolayı, bu "erken
kalkan yol alır" mantığına boyun eğmeden işin içinden nasıl çıka-
rız, nasıl bu zaman ve mekan çatışmasının içinden, bir başkasının
ağzına dolanmadan, fazladan bir yüklem getirmeden çıkarız, bunun
incelikli hesaplarını yapmakla meşgulüm. İşte böyle kahpe bir olay
ki kadınsız göğüs gerilemiyor. Siyaset, yapabildiğim kadarıyla bu
kadını öncelemiyor, ona engel olamıyor ve bu yüzden bir yabancının
ağzındaki dedikodu, laf olup çıkıyor. Bu nedenle meydan okumanın
zorunluluğu o kadınla birlikte. Burada, iki adım ötede veya beride
veya öylesine parkta otururken veya bir alış-veriş dönüşü, yanım-
dan öylesine geçip giden o kadınla.

Aramızda ne senin benim adıma adını koyabildiğin, ne de benim senin
adına adını koyabildiğim eşyalar varmış. Bakıyorum, sana ait olan-
lardan değil, beni donatanlardan başlıyorum. Donattıklarını kabul
etmem gerek ama bu eşyanın eskimesine dair bir aldatmaca. Farkına
varınca göze çarpıyor ve tutkuya dönüşüyor, vazgeçmem zor, benliğim
gibi, yeniden donattığını kabul etmemin yolu dokunmaktan geçiyor.
Tutkuyla dokunmak olsa, silah derim, tetik derim. Bu olsa olsa eş-
yanın yenilenmesi, dokunmanın değil. Dokunmak hala bir kütle gibi
duruyor ve içinde yer ediyor, bende değil, sende, onda, kısaca bir
başkasında. Bu eşyanın eskimesine dair bir aldatmaca.

Rüştünü ispat, katılmak gibi, benzer bir ruh hali içinde zaman
zaman, mesela en belirgin haliyle baharda yeni bir soluk getir-
menin aldanışı içine çok kez girip çıktım. Bunlar sıklıkla nef-
sani arzular olarak kaldılar. Ayrıldığım yerden, evimden, uzak-
laşmanın tersyüz edilmiş bahaneleri olarak... Bu yetememezlikle
birlikte adı geçerlilik kazanan ve yalnız bu haliyle daha geniş
bir çevrede, mesela mahallede, kabul gören ve aslen bu nedenle
reddedilmiş... Başkalarının umursamazlığına iyi niyetle bırak-
tığım nefsani arzular... Tekrar ettiği zaman dilimlerine doğru
gelecek umuduyla çivilenmiş, sokağın ortasındaki tabelayı taşı-
yan direkler gibi, sürekli davet ediyor, sürekli çekiyor.
İşte bu masaya da, akıp giden hayata yetiştim, yetişeceğim di-
leği ile birlikte gelen sorunlarla oturdum. Her tekrar edişimde
yeni bir solukla, kazandırdıkları haydan huya gidecek denli
meçhul, yenilgileri kalabalık bu kumarbaz masasına.

Fyodor Mihayloviç Dostoyevski ile tanışmam: Şecere konunun dışında.
Buradan öteye de aslen tanışmanın imkanı yok. Ancak, can çıkmak
üzereyken, şecereye benzer bir bozulmazlığı mesafeli olarak başka-
ları üzerinden yaklaştırıp, bir tehlike anında yine şecerenin yok-
luğu sonucuna varmak üzere, Fyodor özelinde çaresiz bir adımla, sa-
vunduğum kişiliğime çırçıplak bir çığlık veya bir böğürme ile ka-
pandığım, bu sayede kişiliğim bakımından zaten başkalarıyla fakir-
leştirimiş ve hemen oracıkta zıtlık ve simetrinin meczupluğuna ka-
pılarak tersyüz edilme tehlikesiyle bir kez daha beliren KİŞİ
ADLARI, şecereden öte bir bağlılığın izlerini bilinmezliğin içinden
ortaya çıkardığında, ve böylece cana kıyıldığında.
Tarih hepimizin çıkmaz sokağıdır. Bu çıkmaz sokağı Fyodor'a özel
kılan bir şey yine de var. O da, birçoğumuzun aksine, tarihselliği
bulunan kişilerin adlarını bilmemesindendir. O bunun yerine uydur-
duğu birtakım kişi adlarını kullanmayı tercih etmiştir. Bunlara
adıl diyorum. Adılları teslim ettikten sonra, bu cehaletinin içinde
Fyodor dost gibidir gerçekten, cana yakındır, yarattığı kişiler
saflığa ve içtenliğe yakın durur. Yoksa, mesela hikayelendirmek
bakımından Hz. Lut ile başlayıp meleklerin kestiği cezalardan konu
açmak kolaydır. Ama Dostoyevski buna izin vermez. Aslında ona
"melekler ne alemde" diye sorsanız kesin cevap alırsınız. Bu ba-
kımdan tanıklıkları ile saflığını reddetmek arasında bocalamış bü-
yük bir yazardır.
İşte bir gün bu halde can verirken yakaladım onu. Masasında çevir-
diği oyunların, kadınlarla ilişkilerinde kaleme aldığı bir roman
haline geldiğini ona kullandığı adılları yüzüne vurarak, bir kara
bulut gibi göstererek yapabilirdim. Bu bir bakıma anadilin yiti-
miydi, o bunun farkında değildi, vurgularım, kekemeliğim, şivesiz-
liğim birleşince sanki onun hanesine bir büyüklenme olarak geçiyor-
du, halbuki zafer benimdi. Kişilere ulaşmayı hiçbir zaman becereme-
miş ve tuhaf bir şekilde onları bu yüzden doğru düzgün kurgulamış
biri olduğu için ve bu cömertliği ona ben sunduğum için... Böylece
ölüyordu. Fyodor'un cezası ortaya çıkıyor, yalnız ölmeye mahkum
öyle yapıyor.
Günahkarlığı, adında bir an için doruk noktasına çıkarak sonra tek-
rar kayboluyor. Bu her zaman için onun açık kapısı. Yine de oradan
sağ çıkmasına katlanamazdım ve zaten o da bir yolunu bulup kişili-
ğin yokluğuna dönmeyi başarıyor. Bu bakımdan saflığın ve katıksız-
lığın günyüzündeki hallerini içeren romanlarını, kişi adıllarıyla
ustalıkla yaratabilmiştir, diyorum.

Diyelim kurduğum cümlelerin yapılarında değişikliğe gitme kararı
verdim. Bu son olsun, bundan böyle birinci tekil şahısta konuşma-
yacağım. Cümleyi "cümle" olarak ele alınca aklıma öğrenmekle ilgi-
li olanlar geliyor, bu kısmı tekil mi çoğul mu? Bir başıma öğren-
meye daha yakın. Ayrıca, ikinci tekil şahıs kipi ile cümleyi cümle-
ten kurunca, çoğu övgüden uzak, hatta gün boyunca topladığımın
öfkesinden, saygıda kusur ederek, argoca, kimi zaman içtenliğini
zar zor bulabilen söz almalar-vermeler yine senin nazarında, muhab-
betin veya topluca yapılan bir ibadetin önünü tıkamıyor mu? Bu tıka-
nıklık ile yalnız başına öğrenme halleri ne dereceye kadar iç içe
geçiyor? Söz, muhattabını dahil ettiği cümlenin telaffuzunda hangi
derecede duaya yaklaştırabiliyor, hangi derecelerde yakarışımı
içerebiliyor?
Bana kalırsa verilen sözün muhattabını mı beşere, yoksa beşeri mi
muhattabına yaklaştırdığı, yüklemindeki ağırlık veya muhattabın
tahammül yetisi, tevekkülü veya sözün içerdiği diğer anlamlar bakı-
mından çeşitlidir. "cümle"nin ihtilaflı durumu üslup bakımından bu
kişide sorun teşkil etmesinin dışına taşarak, yani bir tür gayri-
meşrulukla aslen daha genel bir hitabın sonunu getirdiğinde, bu
genel sorun aynı kişisel tahammül yetisi veya tevekkülün üzerine
inşa olmayı sürdürüyor. Halbu ki bu sırada üslup kaybedilmiştir.
Yalnız başına öğrenmek böyle bir şey midir?
Pornografik terk
Buldun beni

Burası er meydanı değil rakı sofrası
Yaz köşesi kış köşesi falan filan

Palindromik Andromeda
Burası rakı sofrası değil er meydanı

Vurdun beni
Fotografik erk
Şunun şurasında sabaha ne kaldı ki, üç saat, bilemedin, iki saat
ellidokuz dakika. Veterinerlerin açıldığı bir bulvardaydım. Neden
veterinerler var bu caddede? Birkaç dükkan var üstelik. Bir arada
toplanmışlar diyerek es geçmiştim. Bundan önce. Sonra bir kez daha
uğradım. Bu defa çalıştığım ofisin yanındaki sokaktan yürüdüm, bul-
vara paralel bir üst caddeye çıktım. Bir çocukluk izlenimi işte,
bulvarın güneyinden geçen demiryolu bu taraftaki binaları tek sıra
haline getirmiş. Daha güneyde hiçbirşey yoktu. Sapanla trene taş
attığımızı hatırlıyorum, gerçi benim sapanım olmadı hiç. Etraf
çakıllarla doluydu. Rastgele elime alıp fırlatıyordum. Gönlüm ra-
hattı, isabet ettiremiyordum. Bu sırada taşları tartıyordum. Neyse,
çocukluk izlenimi işte, demiryolu tarafında sıralanmış binaların
ortasından geçen bulvarın kuzeyinde bizim apartman vardı. Benim
dünyam bu bulvar ile sınırlıydı, o arka taraftaki, terkettiğim,
şimdi işimin düştüğü sokaklar yoktu. Hiç girmedim oralara, belki
de gerçekten boştu. Adı bulvar ya, belki o yüzden. Su aboneliğimi
iptal ettirdikten sonra, aslında sonrasına varmadan nasıl iptal et-
tiğimi de anlatayım... iptal ederken tuhaf bir olaya rastladım. El
alışkanlığıyla otomattan sıra numaramı alıp bir süre bekledim. Sıra
bana gelinde adamın masasına kadar gittim, önündeki sandalyeye otu-
rup abonelik iptali istediğimi söyledim. Karşımdaki görevli, aslın-
da bir yönetmen ve senaryo yazarı. Meşhurlardan. Meşhur olduktan
sonra setlerin ve stüdyoların içinde sergilenmiş ve kayıt altına
alınmış eserlerinin kıskançlığıyla, ya da kendini bulma korkusuyla
ve bunu benden habersiz dile getirerek o masada oturma imkanının
ona sunulmasının ve bir kereliğine o oyunu, oyundan habersiz biri-
nin karşısında oynayabilmek için yalvarmış ve bunu başarmış bir
halde buldum onu. Önceden boyun fıtığı vardı, geçmiş herhalde.
Şunun şurasında sabaha ne kaldı ki, iki saat yirmi dakika. Geldiğim
yöne doğru, bizim eski apartmana doğru ara sokaklardan birine gir-
dim. İlk apartmanın adı gözüme çarptı, Baba Ocağı. Beş on adım
ötede çocuklar var, top oynuyorlar. Biri elinde tuttu topu. Bir
rakip bellemiş kendisine, çevresindeki çocuklar ona bakıyorlar.
Çocuk rakibine otuz saniye verdi. Saniye olmaz! Nasıl olur? Otuza
kadar say...
Şimdiden saniyeye alıştı bu çocuklar, aralarından yürüyüp geçtim.
Sonra bir kadın pencereden ense tıraşıma baktı, biraz sıra bekle-
dim, hesap sordum, eve döndüm. Şunun şurasında sabaha ne kaldı ki?
Terkettik
Sen beni, ben evi...
Hafif bir tren istasyonunda yaşanmış bir felaketten bahsetmek isti-
yorum. İstasyonun hafifliği tepesinde duran saate bağlı değil. Ama
felaketi saat gibi kurulmuş. Gar binasında hareketli bir insan
kalabalığı var. Bina belki yüzyıla yakındır ayakta duruyor, ancak
bundan yirmi yıl önceki belediyenin ihalesiyle yenisi yaptırılmaya
karar verilmiş ve şehirde arada bir rastlanan yürüyüş ve eylemlere
neden olmaksızın yeni gar binası eskisinin yanına hızla inşa edil-
miş. Eski gar bir süre terkedilmiş vaziyette durdu. O sıralarda o
binayı ziyaret etmiştim. Güneşli bir günde hava almak için yürüyüşe
çıkmış, terkedilmiş, belki tarihi diyebileceğim yapıyı görünce boş
peronun sonuna kadar yürüyüp geri dönmüştüm. İkinci kez gittiğimde
ise bambaşka bir görünümdeydi. Çiçeklerle süslenmiş arka bahçesine
açılan bir kafeteryası vardı, peron tarafındaki yolcu salonları ise
sergi salonlarına dönüştürülmüştü. Kullanılmayan demiryolu otlardan
temizlenmiş ve raylara eski bir lokomotif yerleştirilmişti. İçinde-
ki ve dışındaki bir yerden çıkıp bilinmeyen, gözden yitik bir yere
bağlanan borular, vanalar ve bütün o demir yığını ustalıkla onarıl-
mıştı. Arkasındaki vagon süslü bir restoran olarak kullanıma açıl-
mış ama kısa bir süre sonra oradan kaldırılmıştı. Garların da bir
eskisi, bir yenisi var diye geçirdi içinden.

Yankı büfecinin umrunda değildi. Ama gara giren giren bir yolcunun
dikkatini çekti. Sıra sıra dizilmiş banklara oturan yolcuların
arasında yerini bulmasına beyaz gömlekli gişe memurunun bileti
hazırlarken kullandığı kıvrak kol hareketleri yardımcı oldu. Vali-
zini yanına çekerek oturdu. Başını dik tutmakta zorlanan birine
benziyordu. Ayrılmakla kavuşmak arasında bir yerde.

Düştü. Ara sıra olur böyle aksilikler. Birkaç kişinin gözü yerdeki
valize kaydı. Adam kıpırdamadı. Onlarla birlikte yerdeki valize
dönmüştü bakışları. Kabahati valizde mi yoksa valizi hazırlarken
eşyalarını ve kıyafetlerini yerlerştirikenki özensizliğinde mi
bulacağını düşündü. Zaman durmuştu, hatırlıyordu. Tişörtlerini,
gömleklerini havlularını topluyordu şimdi ve sonra bir kez daha.
Bu kez giysilerini katlamayı annesinden öğrendiği günü. Uzaklaştı.
Katlayıp önce yatağının üstüne, daha sonra dolabına kaldırdığı,
yıkanıp ütülenmiş, mis gibi kokan giysilerin odasını saran koku-
suna teslim oldu. Korkulacak bir şey yoktu. Valize bakarken gözleri
kamaştı. Boş mu bu? Giderek bir külçe gibi ağırlaştı. Dışarda,
peronda bekleyen biri sigarasini yaktı, derin bir nefes çekti
dumanı soğuk rüzgarda savruldu. Adam valizi yerden kaldırdı, tek-
rar yanına çekti. Fermuarını göğsüne kadar çektiği montunun yaka-
larını iyice büzdü. Gözleri kamaştı. Diğer banktaki kadın cep
telefonunda aralıksız konuşuyordu. Oturduğu yerde dengesini kaybet-
miş görünüyordu.