Kılı kırk yararak tabanından ağzına yükselen bir çatlak
Bu vazo kırılalı çok oldu

Sözle dolduramadığım boşluk
Başlangıcında

Kaybolmak dağlara mahsus
Bir de getirdikleri
Açık seçik bir yakarış ile tamamlanmayan ve içe kapanık yalnızlık tema-
sını sürdüren şarkılar günümüzde yaygınlığını sürdürüyor. Bu yazımın
asıl konusu bu olmasına rağmen, öncelikle yurtdışındaki epik türü ile
bizdeki destanlara değinmek istiyorum.
Epik türünün kozmoloji ile bağlantısının yanı sıra Fransızlara özgü
olduğunu bildiğimiz bir iç hesaplaşması, ve bunun dış dünya ile
uyumsuzluğunun yalvararak giderilmesi Fransızların gerçekçiliğinde
yatıyor. Bu büyük cümleyi biraz daha anlaşılır kılmak için neredeyse
bir bütçe dengesi kurar gibi ayıklamaya girişiyorum. Sonuç olarak ise,
bizdeki popüler şarkıların yazarlarının büyük ölçüde göz boyamak veya
sorun perdelemekle yetindiği sonucuna varmaya çalışacağım.
Epik, Türkçe karşılığını destan olarak bildiğimiz bir tür. Bizdeki
destanların, dosdoğru yazarlarından çıkma edebi eserler olmalarının
dışında, birbirine kolay eklenebilen ve yaşandığı dönemde halkta şaş-
kınlık, hayranlık, hayalkırıklıkları ve övgü uyandıran olayların dilden
dile aktarılması ile belli bir olgunluğa erişmiş edebi eserler olduk-
larını anlıyorum.
Bununla birlikte, yaşandıkları döneme tekrar vurgu yapmak gerekir. İlk
bakışta bir tek silsile gibi görünen olaylar aslen bölüm bölüm, hem
yaşandığı dönemde, hem sonraki kuşaklarda, destandaki işlevlerini yi-
tirmeden yer bulmaktadır ve böyle de yaşanmaktadır. Destanlar bu
özelliklerinden dolayı kuşaktan kuşağa herkesin anlayabildiği şekil-
lerde ve üsluplarda anlatılır, söylenir. Söyleyiş farklılığının des-
tanın bütünü göz önüne alınınca bir içe kapanıklığı ortaya serdiği, hem
kozmolojisinin yokluğunda, hem kuşaktan kuşağa yazılı iletiminin yok-
luğunda, olumsuz bir nitelik olarak vurgulanabilir. Çünkü iç dünyamızı
çok iyi bildiğimiz veya uymadığını gözlemlediğimiz bir dış olaya bağla-
mıştır. Bu bakımdan epiktir. Fransızlar ise bunu soyut bir akıl yürütme
biçimi haline soktukları için oradaki epik anlayış farklıdır. Örneğin
varoluşçuluk gibi edebi akımlar içerisinden, çaresizliğin ve yalnızlık
temasının ötesine geçerek bir yakarış yakalamak akımın soyutluğundan
dolayı bizdeki şiire benzemektedir. Yani, Fransızları Fransızlar anlar
demeye getiriyorum.
İç ve dış çatışmasını ayrıca kültür ve medeniyet çatışması çerçevesinde
okumak isteyenler Ziya Gökalp'in Hars ve Medeniyet kitabına bakabilir-
ler.
Şimdi, gelelim içe kapanık yalnızlık temasına. Bizde bunun sonuçları
açık seçiktir. Fakat övgü ve yakarış hükümdarlıkta kaldığından bu iki
kul vazifesinin bir kanadı destanlarda üstü örtük bir üslupta yer al-
mıştır. Buna ilaveten, aynı temayı kullanan günümüz şarkılarında nere-
deyse tamamen kenara itilmiştir diyorum. Burada bir fırsat hala var.
Temanın doğrudan vurgusu ile yapılan şarkılar belki birilerine hiç
bilmedikleri, duymadıkları bir alemin haberciliğini yapıyorlar.
İşitmenin bilgi ile bağlarının çok kuvvetli bulunduğunu göz önüne alınca
kişisel içe kapanıklığın doğrudan vurgusu, en fazla cazip, en az cim-
ridir.
Bu bağlar ortaya konmadıkta, yakarış ve övgü bile bu çerçevede destan
sınırlarının dışında kalıyor. Kala kala yine yalnızlık... Cazip,
cimri bir yalnızlık. Perdelemenin, göz boyamanın böylesi...
Yankı hangi yönden geliyor?
Çok uzaklarda aramaya gerek yok
Kopup gitmeden önce göğsünden yırtılarak çıkan,
Sonra, hani hatırlamak isteyip de hatırlayamadıklarını
Hunharca yoksayarak
Bir unutkanlığı pekiştirmek adına
Sayıklar gibi ses tellerinin arasına gizlediğin.

Halbu ki işitilmeden ve hatta
Başkalarını bir keşmekeşin içinden öfkeyle uyandıran
Bu yüzden onların yokluğuna yaslanan
Sıcak bir yuvanın hayalinin de tam oracığa yerleştiği
Ilık mı ılık bir dağ esintisi.

İşte, göğsünü yalayıp geçiyor.
Kaybolmak dağlara mahsus
Bir de getirdikleri

Sonra. Tövbesiyle keşmekeşine girip,
Dağılıp gidenin tam da o hayal olduğunu görünce
Yankısı hangi yöne gitti diye sorasım geliyor.

İşte, ayrılığın doruk noktasında adı konan bu katillik
Soframdaki kılçık, olsa olsa...
Binaenalyh yankısı, çığlığın, hala izdüşümlerini arıyor.
Hala böylesi bir yoklukta.
Bildiğim bütün küfürleri alt alta sıralayacak olsam,
En alta şerefsizliği koyardım.
Ne de olsa bizde bolcana...

Dağların, bulutların üzerinden söve söve bizi ulaştırdığı bir ova...
Bilmem hatırlar mısınız, tüm yeryüzünün sularından aşık.
Ufku ayrı, günü, gecesi ayrı.

Üstelik daha kokusunu almadan,
Üzerime serpilmişliği var, bu toprağın.
Kokusunu hiç alamamak kadar var yani.

Evimin kapısını aralayıp,
İçeriye adımımı atmadan,
Ayakkaplarımın bağlarını çözerken,
Hatta bir tek o zaman belki,
Hatırladığım, kokladığım...

Bir su baskını değil bu sövgü.
Şeref baskını veya baskın şeref!
Kapının hangi tarafında durduğuna karar veremediğimiz.

Ama nihayetinde kokusunu aldığımız bir hava var, değil mi?
Örnekse ufku ayrı, günü, gecesi ayrı.
Kaybettiklerinden dolayı hınçla ve kinle yenik düşüp tohumsuz bir kendini
beğenmişlikle zamanın içinde tek başına bir kip olma iddiasından, sahi-
bi olduklarını ve ele geçirdiklerini bu tek zaman kipinin içinden so-
ğurmak kaydıyla, geçmişi ve tarih dahil kullandığı tüm imkanlarla sanki
dünyanın merkezinde bir tek o varmış sayıyor. Halbuki bunların hiçbiri
ne onun anılarında, ne de inancında yer bulabilir. Yoksulluğu, bu zaval-
lı tıkanmışlık hali içinde oraya buraya köpek gibi saldırmaktan, ki
bunla ne yazık ki yaptığını yapıyor. Habersiz, veya habersizliğini dile
getirdiğinde çevresine yaydığı dayanılmaz rahatsızlığın şeker komasın-
daki iyimserliğine bürünerek. Böylesi bir iyimserliği korku perdelemek
için kullanmak bir tek yazarların işidir. Böylesi bir iyimserlik, ileti-
minin yazındaki zayıflığından dolayı korkuyu ancak kendisi üzerinden
perdeler ve herkesten önce o içine çöreklenerek saklanır.
Böyle, şen şakrak bir sohbetin içinde, ağaçların ve yüksek otların ara-
sına girmişsiniz. Güneş alnına vurmuş, oradan yanaklarına. Ayaklarını
unutmuşsun, aklına düşse ölesin gelir, öyle bir sıcak... Sonra birden
ıssızlığın orta yerindeymiş gibi herkes susuyor. Isırmayan bir sessiz-
lik. Önceden konuşulanlar bir uğultuya dönüşüyor, sonra birkaç adım da-
ha, ona varmayan bir başka uğultu... Sanki devasa bir kürenin içinde bir
tını her yeri kaplıyor. Diğeri çoktan kaybedilmiş. Kıskançlığın doruk
noktası tam burada, ve buradan itibaren uğultuya teslim olmak kalıyor.
Sapsarı otların arasında birden ortaya çıkan bir çırçır böceği sürüsü.
Birini yakalayım desen, soğuk terler dökersin ve hatta çıldırasıya kaç-
mayı dilersin oradan ve hatta düşüp kalırsın, ölürsün. Ama öyle olmuyor.
Kıskançlığınla birlikte teslim alıyorlar seni kürenin içine. Bu kulağı
sağır eden uğultu... Issızlığın orta yerinde, herkes susuyor, tınısı
renk değiştiriyor.
Bu gözler artık yalnız yazılanı görür,
Anılar kovalasa bile
Yalnız geçmişini.
Kaleme çekilmiş siyah mürekkebin karasında
Bir ihtimal, aslen ona tutsak.
Tartışmasız tartışmalı bir ibadet, içinde yitip gittiği
Sık dokunmuş boşlukları düğümleyen
İnce bu ipliğin
İğnesinden muzdarip.
Tuttuğundan habersiz
Nereye atsa boşluk, nereye atsa boşluk.
Yıl 2020. Bazı çevreler, Lozan Antlaşması'nın 100. yılının yaklaşmasın-
dan dolayı tartışmaya girdiler. Bu tartışma, bir olayın ortaya çıkışı
ve ondan önceki öngörülerle ilgilidir. Temelde bir izlek sorunu ancak
sonuçlarına daha çok odaklı.
Sonuçları bakımından büyük olduğu için bu tartışmanın sahipleri konuyu
terkedemiyorlar. Unutkanlık bu bağlama doğrudan eklense, büyük devlet
adamları, bakanlar, rahat edecekler. Ancak izleğin kapsayıcılığı ve
kapsamının reddinden kaynaklanan diğer sorunlar unutkanlığın önüne ge-
çiyor. Durum bu. Tartışmanın sahiplerinin kişisel izlenimlerini unut-
kanlığa feda etmemeleri bile belli ölçülerde yapılabiliyor. Bu, antlaş-
manın uluslararası bir gündem oluşturmamasına ve böylelikle tartışmanın
devletlerin kapalı kapıları ardında yapılabilmesine bağlı. Bu yüzden dı-
şa dönük unutkanlık istemi, ki bizde ve her memlekette yaygındır, bedel-
siz bir tekrarın sağlayıcısı olarak görülmemeli. Bu unutkanlığın bir
bedeli var, bu bedeli ödüyoruz ve farkında değiliz. Ayrıca tarihselli-
ği ve olgusallığı bakımından bedelin ödendiği mecra, adres, toplumda
yaygın ve yerleşik bir kanıyla aslen yanlış konumlanıyor fakat bu bir
bakıma zorunlu.

Bu konumlanışı iç siyasete dahil etmek imkan dahilindedir. Yaygın unut-
kanlık, bu antlaşma özelinde coğrafi algısının kırılmasıyla aşılabilir
ancak bunu şimdilik kimse istemiyor. İstemeyince işin içine ideoloji
girer. İdeoloji her dönemde beklenen bir güneş patlamasıdır veya açık-
laması bilimle verilebilir. Mesela Zenon'un oku gibi. Bu, felsefi bir
öykülendirmedir ve aynı zamanda matematiksel bir denklemdir. İki temsil
arasında herhengi bir çizgi çizilemez. İdeolojinin aitlik geliştirmenin
yolunu açtığını unutmamak gerekir. İdeoloji, alınmış bir sonucu
ağırlaştırmaktan çok hafifletir. Bu hafiflik unutkanlığın çoğalmasına
denk düşüyor. Darbeler söz konusu olunca işin içine durağanlık ve zaman
giriyor. Bu bizde alınmış bir sonuçtur. Zaman yitirilmiştir (hatta
uluslararası düzeyde bile), senin, benim, gövdemin dışında ideolojik
ve bilimsel göndermelerle gerçekleştirilmiştir. Bu farkındalık ne yazık
ki oluşuturulamıyor.

Hal böyle olunca, devletin ideolojik aygıtlarının, tekrarın biçim ve
üslup dolayısı ile unutkanlık yarattığına dair özel ve eşsiz görünen ve
elimizin tersi ile bir kenara itebileceğimiz kavramsallaştırmaları hüküm
sürüyorlar.

Bu aslen yürütülen tartışmanın öncesiz sonrasız sahiplenilişidir, tar-
tışmayı sahiplerine teslim ederek terk etmektir, bu benim için ve
benle birlikte başkaları için önemli.

Burada, eşzamanlı gerçekleşen ve eşitsizlikten doğan bir karşılaşma
var. Eşzamanlılığı dünya çapındadır, yani coğrafi sınırları aşmıştır.
Aksini kabul etmek bizi Zenon'un okuna geri götürüyor. İdeolojiktir,
hedefine ulaşmadığı için, eşitsizliğinden dolayı. Hem de matematik-
seldir, açık seçik ifade etme yolları bulunduğundan. Burada Zenon
yanlışlanabilirliği es geçiyor biraz, biraz da hayal kırıklığını...

Yanlışlanabilirlik billimin penceresinde paradigma değişimi olarak
yorumlanabilir, sorun bilim adamlarının sorunudur. Bu haliyle Zenon'un
oku veya ideolojisi, bir sorunun sürekli ertelenişinin temsilidir. Bu
erteleme Kurt Gödel tarafından açıklanmıştır. Onun teoremi matematikte
bir eksiğin varlığının her zaman kabul gördüğünü ve böylelikle
tanımlanabileceğini söyler. Ertelemenin zamanlamasında karşılaşılan
sorun paradigma değişiminin kendisidir.
8 Ocak 2024 günü Anadolu Ajansı'nda yer bulan analize göre MİT'in siber
yetenekleri sayesinde İsrail'in sahaya sürdüğü onlarca etki ajanının,
İsrail'li ajanlar ile devşirme casus ağının sosyal medya platformları
üzerinden yoğun şekilde yürüttüğü psikolojik harekat faaliyetlerinin
takibi mümkün olmuştur.

Cafer İskenderoğlu'nun "uzaydan gelen ses (nakur)" başlıklı yazısında
Müddessir Suresi'nin sekizinci ayetinde geçen 'nakur' kelimesinden yola
çıkarak, bu kelimenin günümüzde nasıl anlam kazandığını açıklarken hiç
cimri davranmıyor. Nakur'un Samanyolu galaksimizin merkezindeki kara
delik olduğuna dair deliller getirmeye çabalıyor. Bu kelime ve kara
deliğin bir ihtimalle gerçekten uzayın bir köşesinde asılı durduğundan
bahsederken 2012 yılının bu bakımdan önemli bir yıl olduğunu, güneşin
bu yıl ve bu yılı izleyen birkaç yıl içinde bu kara deliğe yaklaşma-
sından dolayı dünyanın felaketlere uğrayacağını yazısına eklemiş. Ona
göre kara deliğe yaklaşmanın sonucu olarak gökten sesler duyulacağını
bunun göksel olaylar içinde en büyüğü olduğunu söylemiş.

İstihbaratla ilgili olarak, 2010'lu yılların ortasından itibaren operas-
yonel mimarisini reforme ederek zamanın ruhuna ve şartlarına uygun
operatif yetkinlik kazandırma kapsamında insan kaynağından ileri
teknolojilerin adaptasyonuna kadar birçok alanda yetenek artırımına
gidildiği de kayıtta yer alıyor.

Şimdiye kadar saydığım bu bilgiler ışığında insanların çevreyi algılama
ve uyum sağlama yeteneğine burgu yapmak istiyorum.
Bilindiği gibi, çok hücreli organizmalar için, dış değişikliklere cevap
verme yeteneği sadece hayatta kalmak için değil, aynı zamanda normal
gelişim ve fizyoloji için de gereklidir. "Sinyal olayları hücresel
fonksiyonu doğrudan değiştirebilmesine rağmen genellikle sinyalleme hem
geçici hem sürekli değişiklikler üretmek amacıyla transkripsiyonel
yanıtları değiştirmek için hareket etmektedir." Dahası, gen ekspresyo-
nundaki hızlı fakat geçici değişikliklere Nükleer Faktör Kappa B gibi
indüklenebilir transkripsiyon faktörleri aracılık etmektedir.

Çeşitli hücresel uyaranlarla aktive edilebilen Nükleer Faktör Kappa B
proteini, sitoplazmada bulunmaktadır ve değişken nükleo-sitoplazmik
hücre altı lokalizasyonunu gösteren üç proteinin tesadüfen keşfedil-
mesinden bu yana yaklaşık yirmi yıl geçmiştir. Bu üç proteinden biri
olan Dorsal, yani türkçe karşılığı kamyon kasası, dorsedir. Bu bağlam-
da en yeni teknolojik ürünlerden biri olan ve siber alemin gün geçtikçe
vazgeçilmezi durumuna gelen ...., yani kamyon kasası, istihbarattaki
trafik yoğunluğu ölçeğinde kansere neden olabilmektedir. Fakat bu
spesifik İKK (İstihbarata Karşı Koyma) inhibitörünün bakteriyel ajan-
lara maruziyetten kaynaklanan infalamatuar süreçlerdeki gerçek rolünü
anlamak için daha kapsamlı çalışmalara ihtiyaç vardır. İşin bu yönüyle
İsrafil'in üflemekle görevli olduğu Nakur, beklemeye alınmıştır dene-
bilir.
Yağmur dinmiş, sokağın başında, pazarın olduğu tarafa yokuş yukarı
yürürken, başımın tepesine şıp diye su damladı. Eskiden olsa, biri bu
duruma küfrederdi, sonra sokak biraz canlanırdı, küfrettiği için adama
laf atanlar olurdu, konu kelliğe gelmesin istenirdi, adamın kelliği
sıfatı olarak yakıştırıldığı için tatlıya bağlamak üzere gönlünü alacak
bir soz ortaya atılır, bu adam onu yine yanlış anlar, saçağa küfretmek
yerine gider o adam söverdi, sonra da utancından başını kaldırıp saçağa
bakmaya cesareti kalmazdı. Bu adam, bu sokağı başından sonuna böylece
yıllardır yürüyüp geçiyor.

Böyle, yine bizim eski evin orda, hiç girmediğim Preveze'ye doğru yü-
rürken, işte bu adamın durumundakine benzer sözler kulağıma çalınıyor,
verebileceğim karşılıklar var, ama bu düşünmeden etmeden, sayıklamaya
benzer karşılıkların, ki her yolculuğun değişmez bir parçasıdırlar,
bir zamanlar kimin ağzında, kimin hanesinde yıllar boyunca demlenerek
söylendiğini düşününce aklımdan, "öyleyse ben kimim" diye sormak geçiyor.
Bir yılı daha geride bıraktık. Takvimler 2024 yılını gösteriyor. Göste-
rişli yılbaşı kutlamalarına katılmadım. Bir tek televizyonda, tam
geceyarısında kayda alınmış havai fişek ve ışık gösterilerini gördüm.
Dünyanın çeşitli şehirlerinden alınmış görüntüler. Dikkat ediyorum,
yıllar geçtikçe bu görüntü ve gösteriler, yani görüntünün içindeki,
yıllar geçtikçe daha ihtişamlı hale geliyor. Bazen de, bu birkaç sani-
yelik gösterimlerin içinde, kocaman bir karanlık... Ne bir insan, ne bir
hayat belirtisi, görkemli yapıların arasında önceden planlanmış ve
hazırlığı yapılmış bu kutlamaların yalnızca gecenin ve yapıların
katıldığı bir ışıldama ve hatta gecenin karanlığı ile kıyaslandığında
kupkuru yanıp sönen ve bir anda kaybolan bir mum alevi gibi göründü-
ğünü ve bu yalnızlıkta biraz ürktüğümü itiraf etmem gerekir.
"Saçma", dedi. Benim nazarımda, hani çay kahve içmek için çarşıda bir
yere otururum, sonra yanıbaşımdaki masaya yalnız bir kadın gelir oturur
dikkati benim üzerimdedir, çevresinde, sokak kaldırımında, onu buraya
getiren yakın zamanlı şahitliklerin izini sürerek beni bulduğu için
görev duygusu kuvvetlenmiş, çevresine duyduğu güven artmıştır. Oysa
benim, üzerimde taşımak zorunda olduğum sahtelikten habersizdir, bu
habersizliğinden faydalanmak elimden gelmez, kırılganlığını göre göre
saldırganlaşıp o güvenin parçalandığına hem tanık, hem de sanık olarak
katıldığımda ve aslen peşinde koştuğunun bundan sonraki gerekliliğini
ona ulaştıramadan, anlatamadan yani, hiç bahanesiz "sanane" deyip, bir
seferde öfkeyle yanımdan uzaklaştığı duruma çok yakın.

Şimdi konu başka bir yerde, ne mekan olarak oradayım, ne zaman olarak
çay kahve içmiyorum, görünürde de bir kadın yok. "Saçma", dedi. Öyle ya
saçma tüfekten çıkıyor ve avlanmakta bulunan kişi tetiği çektiği anda
bir Fransız düdüğü gibi ses çıkararak kuşa isabet ediyor. Kuş ölüyor.
Adam köpeği ile birlikte kuşun izini sürüp buluyor. Bakıyor, kuş ölmüş.
Bu sırada Fransızlar cumhuriyetlerini ilan ediyorlar ve bu ilanla bir-
likte adam kuşu yemek üzere eve götürmeye bir adım daha yaklaşıyor.
Belki gözleri kararıyor ve açgözlülüğü gün yüzüne çıkıyor ama sonuçta
kuşu yanında taşıdığı bir kılıfa atıp eve dönüyor, yahnisini yapıp bir
güzel yiyor. Fransızlar cumhuriyetlerini ilan ediyorlar.

Yanıbaşımdan kalkarken yüzüme "sanane" diyerek bir sözü yapıştırmadan
önce, hiç tanımadığım bir kadın son bir iyimserlikle içinden "saçma"
diye geçiriyor.
Sanırım kadının durumundan bakacak olursak yalnızlık, kadının yalnızlığı
yani, bir ilişkinin bitiminde gerçekleşir. Bu kadın, bitmesini istemedi-
ği için sürekli bir yerlere doğru adım atıyor, araştırıyor, kovalıyor.
İlk başlarda nereye adım atacağını bilemezdi halbuki, bunu hep hatırlı-
yor. Kıra döke onu bugünlere getiren geçmişini. Zamanla ince eledi, sık
dokudu. Kimin kim olduğunu, handi nedenlerle ne yaptığını, nereye varmak
istediğini iyi ölçtü. Artık adımlarını ilk bakışta kişisel görünse de
daha yüce bir amaç uğruna hizmet edebilecek şekilde atmaya devam etti.
Belki de olsa varacağı yer orasıydı. Bu işin bir ucu...

Diğer ucunda yalnızlıkla yüzleşmek var. Ne var ki, bu yola çıktığından
beri yaptıkları yalnızlığını yemiş, bitirmiş. Ya hatırlamasaydı, o kırıp
döktüğü geçmişini?

Bu da böyle bir yetememezlik duygusu işte, ama öncelikle bir aile reisi-
ne ait. En kötü ihtimalle ilişkisini bitirdiği adama... Ondan kaynakla-
nıyor ve ona varmak aldanışıyla sonuçlanıyor. İşte, baş koyduğu yolda
yaşadıkları bunlar...

Yine, her sabah olduğu gibi, kahvaltıdan sonra elinden tutup gezintiye
çıkardı. Çocuk değildi henüz, ama çocuk gibi. Vardıkları yerde onu
böyle buldular, böyle söylediler, eskisi gibi korunaklı, ya da hep
durduğu yerde. Yıllar var ki terk etmişti bir kez, şimdi yine terk
etmesi bekleniyor. Herkes, o da dahil, bunda hemfikir.

Şimdi girmiştir ve ayrılmıştır artık. Hatta yasaklı yollara girmesini
dileyenler bile var. Bir çıkmaz sokak. Bu gezintiye çıktıklarından be-
ri. Çocuk gibi, elinden tutmuş, herkes onu bekliyor. Yasaklı yollar
arıyor her vardığı yerde, korunaklı, savunmasız. Ta çocukluğunda, her
sabah, kahvaltıdan sonra, sessizliği.
Söylediklerine göre hızla yayılan ölümcül bir hastalık tüm dünyayı sar-
dı. Bu güne kadarki dönemde, bazı memleketlerde veya hastalığın yayıl-
dığı ve etkisini gösterdiği belli zaman aralıklarında birçok kişi ha-
yatını kaybetti. Anılarımdaki izdüşümlerine göre bu ölümler nedensiz
gerçekleşiyor. Yaşanmış başka salgın hastalıklar var ancak bunlardan
yola çıkarak bu hastalığın bizdeki sonuçlarının, ortaya çıkma nedenle-
rinin ve daha başka birçok etkisinin izini sürmek kolay olmuyor. Belki
çözüm tam da burada, buna birazdan değineceğim fakat, iyiden iyiye ta-
rihte yerini alabilecek salgın bir hastalık olduğu için, hastalık döne-
minde sanki durup dururken ve nedensiz ortaya çıktığı için dünyaya yay-
dığı huzursuzluk ölümcüllüğü ile yarışacak kadar var. Bu durum hastalığı
bir başka yönüyle ele alma zorunluluğunu ortaya koyuyor. Tek tek kişiler
özelinde düşündüğümüzde bir kişinin anılarındaki izdüşümünün yokluğu
dolayısıyla hastalıktan bağımsız olarak kişiyi rahatsız ve huzursuz
ediyor.

Böyle bakınca, belki bazı hastalık belirtilerine buradan dahil olan faz-
ladan telaş, ne idüğü belirsiz bir heyecanlanma ve hayal kırıklığı, ve
bunla benzeşen bir nedensiz yenilgi psikolojisinin o kişideki inancı
sağlamlaştırmak adına bir fırsat olarak görülmesi gerekir. Ancak
ölümcüllüğünden dolayı ve acil önlemler alınması gerektiğinden, büyük
çabalarla bulunan ilaçlar ve tedavi yöntemleri sanırım bu fırsatı
perdeliyorlar. Bu zaten hep böyle olmuştur.

Hastalığın bize dayattığı huzursuzluğun bugünden gerilere bakarak
bir başka anımsama ile,atalarımızın bize bıraktıklarının ne denli zor
koşullarda elde edildiğini hatırlamak ve bunu bir siyaset malzemesi
olarak da değil, tam tersine, tekrar hayata geçirebilmenin yollarından
biri olarak görmek önemli bir vasıftır. Hatta kaçırılmaması gerekir.
Demekki bu dönemde en çok duaya, dua etmeye ihtiyacımız var. Çünkü dua-
lar anımsatır.
Gece gece eve vardım, kadınların ikisi birden ayaklandılar, epeydir
görüşmediğimiz için biraz boynum bükük, ama yol yorgunluğu beni ayakta
tutuyor. Hemen yatak hazırlamaya giriştiler. Babaannem ihtiyarladı
artık, ona rağmen nevresimi, yastığı, yorganı getirdi. Yastık dikkatimi
çekti, üzerinde lekeler var, görünce hatırladım, belki otuz yıllık
lekeler. Kan lekeleri bunlar. Yastık çocukluğumda benim kullandığım
yastık. Kaç yaşındayım o zaman, dört mü, beş mi, geceleri uykumdan
burnum kanayarak uyanırdım. Ateşlendiğim olurdu, kabustan uyanır gibi
uyanırdım. Sonra, yarı uykulu bir baygınlıkta o kabustan diğerine...
Yastık demekki yıkana yıkana bu silik lekelere kalmış, otuz yıla yakın
beni beklemiş. Babaannemin evinde... Yorgunum, söylenecek pek söz yok,
varsa bile es geçiyorum. Kılıf, geçirip yattım. Yattığım yerde anımsa-
maya devam ediyorum. Mesela burnum sürekli kanadığı için bazı hasta-
lıkları ağır geçirmeme neden oluşuna akrabalarımın ve ailemin çözüm
arayışları, tartışmalar, tuhaf çekişmeler... Bendeki haliyle içi boş
bir beklenti.

Yine bir keresinde bronşit olmuştum, gerçi doktora uğramışlığım yoktu,
halamlardaydık. Öleceğimden mi korktular nedir, benim zaten dünyadan
haberim yok, bir acil müdahale gerektiği için eniştem, halam, annem,
ben, kalkıp doktora gittik. Bir apartman dairesi, Şişli'nin yokuşla-
rından birinde. Girdik, ıslak zemin bir oda var, benim gözüm küvet
falan arıyor, banyodayız sanıyorum. Pencerenin yanında küçük bir lava-
bo var, metal kaplar, taslar, aletler filan.

Doktor otur dedi. Oturdum. Doktorun taburesiymiş. Dimdik, hiç kıpır-
damadan durmamı istedi. Dimdik, hiç kıpırdamadan durdum. Dilini çıkar
dedi. Dilimi çıkardım. Bu sırada biraz uzakta annem yanımızdaydı. Bir
gazlı bezle dilimi sımsıkı tuttu. İçeri çekesim geliyordu ama yapamaz-
dım. O yaptığı beni rahatsız etmeyinceye kadar bekledi. Refleksif bir
hareketin aramızda es geçilmesi ile doktora güvendim. Ağzım sonuna ka-
dar açıktı. Doktor eline neşter aldı. Gırtlağıma soktu, ben ufak bir el
hareketi gördüm, onun dışında birşey hissetmedim. Sonra, neşteri tuttu-
ğu elle bir başka aleti daha, parmaklarının arasında sıkıştırarak tuttu.
Biraz bekledik. Bir hareket daha yaptı, o zaman korktum, ama zaten ame-
liyat bitmişti. Doktor metal bir kaba tükürmemi istedi, tükürdüm, biraz
kanla karışık. Gazlı bezle boğazımı bir süre daha tuttu. Sonra kanama
durdu. Biraz sonra gazlı bezi bu kez ben elimle ağzımdan çıkararak at-
tım ve bu sırada eve dönmüştük.

Bu olay böyle yıllarca kapalı kaldı. Başkalarının duymasını istemediğim
bir olay. Hatta evin içinde bile konuşulmasına tahammülüm yok. Bir se-
ferde olup bitmiş işte, uzatmanın alemi yok. Annem eczacı halbu ki,
ne söylese yeridir, hem analık hakkıdır, ama işte o korku, öleceğimden
korku, bu çaresiz durumumdan faydalanmak isteyen her kimse, grip aşısı
değil ki bu halam bilsin, onu da ona bildiren biri varsa onu bulup ne
dayattığını sormam gerekli. Bu olayın hesabı bir tek ondan sorulabilir.

Herşeye rağmen benim için kuştüyü kadar hafif. Hesap sormanın zorluğu
burada belki, bir başka zaman ve bir başka yerde yapalım denebilecek
kadar keyfi duruma sokulmuş. Benim için olduğu kadar, onun için de
öyle.

Kısacası, şu hayatta gırtlağı kestirmişliğim de var, vesselam.
Yola çıkmakta geç kalmış bir kaşif. Donatısı, şimdi uzunca sürecek bir
yargılanma nedeni olarak karşısında dikiliyor. O ise kuşku duymuyor
artık, kuşkudan arınmış. Gördükleri ve şahitlikleri dilinin ucunda.
Yıllardır söylemekten korkarak dinlediklerini, sanki yerleri baştan
uca değişmiş gibi, sakarlıkla ağzından kaçırıyor. Böyle yaptıkça
arınmışlığını çevresine yaymakla meşgul denebilir. Hatta belki bunu
görev bile edinmiştir artık, kim bilir? Herkes merakla iki gözünün
içine bakıyor. Böyle zamanlarda annesini hatırlıyor. Ona yaklaşabile-
ceğini, adı gibi iyi bildiğini nasıl olup da unutabildiğine şaşıyor.

Yola koyulmakta geç kaldığını söylüyorlar ona. İyi bilmesine rağmen
hırçınlaşıyor ve dahil olamıyor. Bir bildiği var ki bir tek bu hırçın-
lığına denk gelecek ve herşey böylelikle yoluna girecek. Sakarlıkla
adını hatırlıyor. Ama artık söylese, bağırsa avazı çıktığı kadar, yine
faydası yok. Çünkü zaten dahil edilmiş. Bu yüzden hepsinden önce, hatta
annesini hatırına getirmekden bile önce onun yolculuğunu bulması gerek.
Bir tek bunu anlamak ve ayırdına varmak bile vaktini alacak belki...
Belki de onu hiç bulamadan koskoca bir ömrü geçirip, yine ve hala anne-
sini anacak.
Bir tuhaf hikaye Türkiye'de ikinci binyıla adım attığımız bir dönemde
medeniyetten nasibini almamış bir kişi üzerinde yıllar geçtikçe ağını
örerek gerçekleşti. Bir bakıma gizli; veya gizli tutulması yönünde -
kanaat bildirenlerin bu hikayede sürekli tekrar eden bir olayı kendi
paylarına gizlemelerinden dolayı ve hatta kimilerinize anlatınca
"olur mu yahu" diye nida edeceğiniz veya gülüp geçeceğinizden yola
çıkarak, ve ne yazıkki böylesi bir olaya alet olduğum için ve gizli
kalmasının kimseye fayda vermeyeceğini iyi bildiğim için burada hiç
olmazsa kaleme alarak bir kayıt düşüyorum.

Bu tuhaf hikaye Türkiye'de ikinci binyıla adım attığımız bir dönemde
medeniyetten nasibini almamış bir kişi üzerinde yıllar geçtikçe ağını
örerek gerçekleşti. Şimdi, medeniyetten nasibini almamış deyince birçok
anlama geliyor. Hatta gizliliği bu işin içine katınca medeniyetten
nasip almamak övülmeye layık bir uzaklığa, yitikliğe yoruluyor. Temiz
ve faydası herkes tarafından bilinen bir olay silsilesi olsaydı, o du-
rumda belki bir tek ben haksız duruma düşecektim, ki böylesi anlarla
yüzleştiğimi bildirmem gerekir.

Herneyse, bu kişiyi şahsen de tanıdığımı ekleyerek konuya giriyorum.
Şimdiki durumuna bakarsak, evlenip boşanmış bir adam, iki kızı var.
Boşanmanın neden olduğu sonuçları yakın çevresine bulaştırdığını
biliyorum. Bunlar, bir takım engellemeler, yasaklar ve cezai yaptı-
rımlardan oluşuyor. Babası yörüklerin soyundan, Allah rahmet eylesin,
annesi Kırım göçmeni. Böyle bakınca akraba sayılırız, benim annem
yörüklerin soyundan, babam Kırım göçmeni. Babasının ortağı olduğu
şirketin hisselerini onun vefatından sonra devraldığını biliyorum.
Ayrıca tuhaf bir şekilde hiç çalışma hayatına adım atmadığını da söy-
leyeyim. Buraya kadar, medeniyetten nasip alamamanın gitgide nasıl
daha kötü sonuçlar doğurduğunu gözlemleyebiliyorum. Şahsen tanımama
rağmen ve soydan akraba sayılmamıza rağmen bu kişiyi hiç umursamadan,
elimin tersi ile iterek sanki hiç yakınlık kurmamışız gibi hayatıma
devam edebilirdim. En azından boşanmasından kaynaklanan sorunlarla
boğuşmak zorunda kalmazdım, ama öyle olmadı.

Kendisi de bilmediğini veya hiç farketmediğini iddia ederek yatağına
aldığı kadınlarla beni aldatıyordu. Yatağa kadın almak aldatmaya gir-
miyor, biliyorum ama yatağına aldığı kadınlardan bazıların benim lise
arkadaşlarımdan ve ondan da öteye aynı mahallede oturduğum kadınlardan
olduğunu anlayınca ta İstanbul'dan bu işleri nasıl ayarladığına şaşırıp
kaldım, hatta kimi zaman "olur mu yahu" diyerek unuttuğum bile var.

Sorun benim aldatılmam değil zaten, bundan daha büyük bir sorun. Önce-
likle saydığım kadınlara karşı öfkemin dinmesi için bir takım acılara
katlanmam gerekti, hatta öfkeme yenik düşerek böyle bir yanlışa onların
nasıl düştüklerinin hesabını çok yanlış şekillerde sormaya kalkınca
yıkıcı ve daha üzücü sonuçlar ortaya çıktı, bunların da acısını tek
tek sonradan yaşadım. Bu yüzden zaman içinde tanıştığım kadınların
onun peşine düşmemesi için kimi zaman uyarılarda bulunarak, kimi zaman
sabırla ikna etmeye çalışarak, onun şahsından öte sahip olduğu
özelliklerden bu kadınları korumaya çabaladım. Şahsından öte oldukları
için...
Aramızda bir rekabet, kadınlar konusunda bir rekabet olduğu ortaya
çıkmıştır sanırım. Ben engel olmaya çalıştıkça kadınlar onun kucağına,
yatağına atlıyorlardı. Hatta olur da ikna ettiysem, ki bu kimi zaman
kolay oluyordu, birden ortaya çıkarak benim evlenemeyeceğimi, evlili-
ğimin gayrimeşru olduğunu, evlenmemin yasak olduğunu benim yüzüme kar-
şı söyleyerek herkesi ikna ediyordu. Burada bir ikili durum var, payı-
ma düşeni anlatmam gerek ki böylesine saçma sapan çıkışların içeriği
ortaya çıksın.
Zaten çokça ilan edilmiş durumda, beni tanıyanlar da bilirler,
yakınlarımdan ve yeni tanıştıklarımdan bile saklamadığım bir olay,
bundan yirmi yıl önce, daha okul sıralarındayken, tanıştığım bir kız,
kız dememde bir sakınca yoktur herhalde, bu kızla yaşadığım ilişki
sırasında aramızdaki cinselliğin bazı dış telkinler yoluyla iyice
saptırılması ve benim ve onun yarı cehaletimizle karışık, cinselliğin
şehvetine yenik düşmemiz ve ardından ayrılmak zorunda kalışımız, onun
da şahsen tanıdığı bu kişinin bana evliliği yasaklamasıyla ve bu sıra-
da bunu duyan duymayan herkesin ona hak vermesiyle sonuçlanıyordu.
Bu bir bakıma onun arka kapısı olmuştu, kıyametinden kaçma bahanesi-
ydi. Buradan öteye, onun hedef aldığı kadın kim ise, ondan uzak kalmanın
yollarına düşmekten başka bana çare kalmıyordu. Neredeyse tüm beklen-
tilerim yıkılıyordu ve ilişkimiz daha başlamadan son bulmuş oluyor-
du. Bu kısım benim öncelikli tekrarımı oluşturuyor.

Buna benzer olayları, bazen sırf onun zevkine hitap ettiği için zorba-
lıkla bana yaşattığını, beğenmediği kadınları da bana kemik atar gibi
serbest bıraktığını ve hatta beğenmese bile sırf bana engel olmak için
bazı kadınları yatağına aldığını biliyorum. "Bu kadarını da kimse yap-
maz", diyeceksiniz ki tam burada yaşadığımız ikili durumun, beni alet
ederek herkese yaşattığı durumun onun payına düşen kısmına geldik.
O da, bu kişinin cinsel hayatını kurma çabası içinde ve yaşadıklarımı
kolay lokma bularak ve bahane ederek kadınları kandırması ve buna kar-
şılık kendisini cazip göstermesi ve kadınların bu yolla kolaylıkla
yatağına girebildiğini keşfetmesi olmuştur. Bu noktadan sonra sınır
tanımamış, yattığı kadınların sayısı onun katlarına varmıştır. Bu ne-
denle çok teklikeli buluyorum. Boşanmasının, kızlarıyla ilgilenmeme-
sinin, çalışma hayatına hiç girmemesinin yanında özellikle bu kadar
çok ve farklı kadınla cinsel ilişkiye girmesi onu adım adım gayrimeşru
bir iktidar kurmaya kadar götürmüştür. Bu iktidar kadın cinselliğinin
doğasından kaynaklanan ve yine yalnızca ona dayanan bir iktidardır.
Zaten bu bakımdan gayrimeşrudur. Hem, dünyada onlarca kadınla yatmış
kaç tane adam vardır ki? Benim tarih bilgilerime göre, İrlanda'da
evlenmeden önce halkın içinden kadınlara tecavüz edip, kumar oynayarak
hayatta kalmarına veya ölmelerine karar veren İngiliz dükleri var.
Başka?

Dini inanışlara göre yorumlasak bile caiz görülen kadın sayısı onun
katları değil, dörttür. Şaşırtıcı ama bu kişiyle övünenlere bile
rastlıyorum! Yatağının düzgün olduğunu söylüyorlar. Halbu ki yaptığı-
nın bir iktidar kurma unsuru olduğunu, hatta en kestirme ve kesin so-
nuç veren yolu olduğunu unutuyorlar. Ben bile unutuyorum. Unutuyoruz,
çünkü kadınlar bu olayların içindeki en masum kişiler. Bir ihtilaf
varsa, kadın için söz konusu evliliğinden önce veya evliliği sırasında
gidip bu kişinin yatağına girmesinden doğmuştur. Yine bu ihtilaftan
sıyrılmak adına bir can simidi gibi onun saflarında yer bulma çabala-
rını, kurduğu iktidarın bağlamsız, uçuk kaçık ve hatta neredeyse bir
tek cinselliğe dayanan gayrimeşruluğundan dolayı üzüntüyle karşılıyorum.
Bu kişinin de en kısa zamanda cezasını çekerek ıslah olmasını dili-
yorum. Hiç değilse bu sayede biraz medeniyetten nasibini almış olur.

En kötüsünü ve yaşanmaya en yakın gördüğümü dile getircek olursam, bu
kadınlar ve aileleri suskunlukla yaşadıklarını örtebilirler, hatta
bunu yapmak için haklı nedenleri bile olabilir ve bu hakkı elbette
kullanabilirler. Ancak söylerken garip gelmesine karşın, tekrarla
diyorum ki, bu kişi sayıca 10'un katlarında farklı kadınlarla yatağa
girdiği için bu aileler üzerinde dahi gayrimeşrudur ve bu aileler hak
kullanımından ziyade gayrimeşruluğu örttükleri için yine onun tohum-
larını taşımak zorunda bırakılmışlardır.