İki adet fotoğraf,
Biyometrik, ölçülü.
Sonra, onla sınırlı değil.
Şehrin ortasını geçen caddeyi boylu boyunca yürümek var.
Cadde boyunca gördüklerimse cabası.
Bu dükkanlar ve bana yabancılıklarının ardında
Hiç keşfedilmemiş suretler...
Mahremiyetle örtülmüş, sağduyu ile savuşturulan sükunetler.
Ve bir kavganın orta yerini bir sürünün ferdi gibi yürümek zorunda bırakan
bu toptan suret.
Etiketler ve rakamlar ve cıvıltılar eşliğinde,
Boğultusuna kulak veremediğim,
Gözüme çarptığı ile yetindiğim bu tek suret.
İki adet fotoğraf,
Biyometrik, ölçülü.
Sonra, onla sınırlı değil.
Çarpılarak, çarpa çarpa
Yalpalayarak, yalım yalım
Kişiyi altına işetecek denli korkusuz
Bu haliyle bir pasaj içindeki çıkmaz sokak yolculuğum.
Bir başkasının düşünde yağmur, Batum.
Kaldırımlarına vurdukça seken,
Önce bana,
Sonra ona,
Ulaşmak üzere yeniden ortalığa saçılan.
Kötülemenin anısı ne kadar taze. Üstelik yabancılara açık. Halbuki hatırına
getiren kişinin hanesinde değişmeden yer buluyor. Dünyada, memleketimde, hiç
tanımadıkları kimseler adına, veya tanımış dahi olsalar, en yakınındakiler
bile olsalar çaresizce sineye çekerek karalanmanın ve aşağılanmanın acısını
tadanların hanesinde...

Şöyle bir irdeleyecek olursam, yakınları adına, birlikte yiyip içtikleri
hanede başlı başına bir kıyamet; başkalarına açıklığı ölçüsünde ahir meka-
nın bilgisinden yoksun bir kıyamet habercisi.
Hazır sırası gelmişken teselli bulmakla ilgili görüşlerimi paylaşmak
istiyorum. Hayatlarımızın baştan sona bir teselliden ibaret oluşuna
sizle birlikte kanaat getirmek...
Öncelikle, yine daha önceki yazılarımda beni duvara çarpmışa çeviren
sorunu, bir sorunun topyekün dile gelişinin bize sunamadıklarında,
yani çözümsüzlüklerin güncel ve geçerli kalmalarında belleyerek, birer
birer ele almak zorunluluğu bulunduğundan dolayı burada bir kez daha
"teselli" özelinde tekrar hatırlatma gereği duyuyorum. Burada birçok
parantez açıp, birçok sorunun çözümsüz dahi olasalar, bizi çaresizliğe
dahi sürükleseler, teselli bularak aşılabileceğini tek tek örnekleri
ile açıklayabiliriz, ama benim sorunum aslen tesellinin arapça bir ke-
lime oluşundandır.
Daha önce vurgularken unuttuğum için kusura bakmayın, ancak güncel ve
geçerliliğini koruyan çözümsüzlükler bazen onlara bağlı başka sorun ve
çözümsüzlüklere yol açabilmekte ve zamanın içinde kirlenmiş bir nehir
gibi öylece akmayı sürdürmektedir. Ele aldığım konudan yola çıkacak
olursam, günümüzde kişilerin varlık nedenlerini bir sonraki nesle ak-
tarmak üzere edindikleri sorumlulukları gerçekleştirmek uğruna göster-
dikleri çabalarında kullandıkları araçların çocuksu hatalarla tercih
edilebildiklerini ve buna karşın, dahil edildikte, bizleri bir aydın-
lığın veya sihirli bir aldatmacanın içine, yani yine çocuksu bir oyuna
davetle ömrümüzü kaplayabildiğini görebiliyorum.
Yine bunun da, iyi ve kötü tarafları var. Hep kötüsünün izinden gitti-
ğim için burada da alışkanlıkla şunu söyleyebilirim. Kullandığımız ikin-
ci dilin İngilizce veya başka Avrupa dillerine doğru kaydığını, reklam-
larla, açılan kurslarda, okullarda, satılan malların adlarında, tele-
vizyon yayınlarında, hatta bazen tabelalarda görebiliyorum.
Halbu ki kullandığımız ikinci dilin Arapça olduğunu hepimiz biliyoruz,
hatırlatmaya gerek var mı bilmiyorum? Arapça'nın İslamiyet'in yayılışı
ile birlikte gelen etkisi Anadolu'da eskiden beri biliniyor. Yüzyıllara
vuracak olursam, iki üç gün sayılacak denli kısa bir sürede kişiler-
deki algının nasıl değiştiğine şaşmamak elde değil. Kurslar dolup taşı-
yor, tabelalar değişiyor, kullandığımız eşyaların adları değişiyorlar.
Bütün bunlar, çocuksu bir hatanın bizi davet ettiği çocuksu bir oyundan
kaynaklanmaktadır. "Yahu, bu kadar köklü gelenek bozulmaz", diye diye,
yaslandığı yerden üçüncü bir dile adım atarken, gençlerimizin bu saik-
lerden haberdar olup olmadıklarına bakmak gerekir.
Bu bakımdan lafın gelişini bir kez daha incelemeye koyuyorum. "Hayat bir
tesellidir."
Şimdiye kadar yazılmış kitaplardaki satırlara atıfta bulunarak
söyleyebilirim ki, yokolma tehlikesi ile yüzyüze gelmiş kişiler, aileler
topluluklar, sahip oldukları imanla tehlikeleri savuşturmaktadırlar.
Bunla birlikte yaşamak zorunda kaldıkları ayrılıklar hayatlarını baştan
sona değiştirmektedir. Bu ayrılıklar aslen önemli birer kayıptırlar.
Verilen kayıpların, yaşanılan ayrılıkların sorguya çekilmesinin gerek-
liliği, bu kişi, aile ve topluluklarda uzun sürecek bir beklentiyi
beraberinde getirmektedir. Çünkü aslen bu zümreler, savuşturduktan sonra
bulundukları önceki duruma, bir nevi irtica ile geri dönme çabası içinde
geçirdikleri değişimin uygun sıfatlarını zapturapt altına alma eğili-
minde kalıyorlar. Halbuki bu sırada sirayet eden, kirlenmiş nehrin için-
de, adını koyma veya koyamama rahatsızlığıdır.
Teselli burada devreye giriyor. Yalnız dikkat ediniz, İngilizce değil!
Teselli, anlam bakımdan sorgulamanın veya bu kişinin kişiliği üzerinden
gerçekleştirilen sorguya çekmenin hem o kişiden, hem de yaşadığı kayıp
ve ayrılıklar huzurundan uzaklaştırılmasını içeriyor. Yani, hiç peşi
bırakılmayacak bir mücevherdir diyebilirim.
Ayrılık demişken, olası bir yanlış anlaşılmayı şimdiden düzeltme gereği
duyuyorum. Malumunuz, bizde ayrılık üzerine söylenmeyen kalmadı. Hatta
öyle ki, ayrılıklardan söz ettikçe kavuşmayı da unuttuk.
Burada bir parantez açarak günümüzde, yani 2024 yılında ayrılıkları na-
sıl yaşadığımıza dair birkaç söz söylemeyi, yani güncel siyasetten söz
açmayı faydalı buluyorum. Kaldı ki bir tehlikesi var, belki önce buna
değinmek gerekiyor. Hemen soruyla yaklaşırsam, 2024 yılını bu ayrılık-
lara özel kılan nedir? diye sorabilirim. Ayrıca bu soruları çoğaltarak
geriye doğru yılları tek tek sayarak o yılları ayrılıklara özel kılan
neydi diye sorabilirim. 2023'ü ayrılıklara özel kılan neydi? 2022'yi
ayrılıklara özel kılan neydi? 2021'i ayrılıklara özel kılan neydi?
diye... Farkettiyseniz burada bir sorunun ipuçları beliriyor. Bunu daha
önce içe kapanık yalnızlık temasının yakarışla sonuçlanmamasından do-
layı bir eleştiri konusu etmiştim.
Daha bu sabah, Radyo 45'likte eskimiş şarkıları dinlerken, bugünün ben-
den yaşça gençlerinin bu şarkıları gülünç bulmasıyla benden yaşça ile-
ride olanların neredeyse korkuya kaptıracak kadar yüzeyde, dosdoğru
bulmalarını, bu farkla bizde radyonun hayatımıza girişi ve şarkıların
birçok kişiye ulaşmasıyla, nesilden nesle aktarılan ayrıca bir haber
veya konusu açıldığında ayrıca değinilebilen bir mesele durumuna geçti-
ğini farkettim. Bunu zaten biliyoruz. Ana akım medyadan edinilmiş bir
haber veya meselenin nesiller arasındaki akislerinin, medyanın doğası
gereği bu teknolojilerin kullanımından kaynaklanan engellemelerle tırpan
yediğine burada tanık oluyoruz. Öbür türlü olsaydı, gerçekten de 2024
2023, 2022 ve 2021 yıllarını ayrılıklarına özel yapan iletimler ger-
çekten farklı olurlardı.
Gördüğünüz gibi tırpan medyadaki çokluğun içindeki akislerde vurulmu-
yor, bütün bunlardan başka bir tehlikeye ev sahipliği yapıyor. Bu da
haber alıp vermenin söyleyişteki güzelliğinden bizi uzak tutmasıdır.
Bu haliyle telekomünikasyon çağı ürünü birçok mecra da böyledir.
Parantezi burada kapayıp, söyleyişteki güzellik ve haber alıp vermenin
bize has yanlarına ayrıca değinmek istiyorum. Elbette kavuşmakla ilgi-
sini de göz önünde tutmakta fayda var.
Bilindiği üzere bizdeki neredeyse bütün edebi eserler doğrudan konu
edinmeseler de "doğu ve batı arasındaki köprü" olmak tespitiyle
yorumlanabiliyorlar.
Roman çatısı olmaktan öteye gidemediği için bizdeki edebiyat geleneği,
İngiliz demokrasisinde olduğu gibi toplumun alt tabakalarından temel-
lenmiyor, dahası, sırf bu ezber yüzünden alt tabakalardaki topluluk-
ların tartışmaları, mekan kullanımına dair ayrıntılar perdelenmiş
oluyor. Kısaca doğu-batı diyor herkes, ama nerede nasıl yaşandığını
kimse bilmiyor! Haber alıp vermenin söyleyişteki güzelliği bizi kavuş-
turan unsurlardandır. Bu bakımdan ayrılıkları tüketmek, yani kavuşmanın
hayaliyle, sanrılarıyla tüketmek, kavuşmanın da güzelliğini ve iletimini
hor görmek olur. Edebi çatısını dünya ölçeğindeki bir ayrılıktan almış
bir memlekette ayrılıkları buna benzer küçük hayaller peşinde tüketmek
yanlıştır. Ayrılıklarınızı tüketmeyin. 2024 yılında ayrılıklarınızı
tüketmeyin. 2024 yılında ayrılıklarınızı alet oldukları siyasetten
habersiz tüketmeyin.
Buraya kadar getirdikte bir komplo teorisine giriş yapmak istiyorum.
Tarih, sonlanmıştı. Alınabilecek tüm sonuçlar iyisiyle kötüsüyle alın-
mış ve kaydedilmişti. Bu sonuçlara giden olay örgüleri eldeki kayıt-
ların izleri sürülerek, bir eksiltip bir artırarak dünyanın muhtelif
memleketlerine dayatılmaya başlanmıştı. Bu olaylarla yüzleşmek durumunda
kalan memleketler daha aldıkları sonuca odaklanamadan, sonuçların
değerlendirmesini yapamadan bu olayların nedenlerini geçmişte, yani
tarihlerinde arayarak bir tür irtica faaliyetine saplanıp kaldılar. Bu
sırada onları dünya ile buluşturmalarını bekledikleri medeniyetleri bir
olaydan diğer bir sonuca doğru sürüklenmiş oldu. Tarihçiler bu sonucun
dahi alındığını söyleyince kayıtdışılığa yer açılmış oldu. Bunu tarih-
çiler de böyle söylediler, kayıtdışılığın çaresi vardı elbet, alına-
bilecek tüm sonuçlarla birlikte yazılmıştı. Böyle olunce benzer kadere
sahip kişiler aynı coğrafyada toplanmaya başladılar, göç zaten bilini-
yordu. Bu memleketler sanki bir kişilik etrafında toplanır gibi bir
coğrafyada toplanmayı sürdürdüler ve dünya bugünkü halini aldı.
Bugünkü haliyle gerçekleştirmekte olduğumuz ulus-devletlerle dünya
üzerindeki halkların birçoğuna biz sahip çıkıyoruz.
Bundan dolayı kurduğumuz devletlerin rejimlerine de Türk Cumhuriyetleri
diyoruz. Benim aklımdaki soru şu: Söyleyişteki güzelliğin emsali
Hz.İbrahim'e dayana dayana, böylesi bir köprüdeki iletimi kim ne dereceye
kadar kavuşmaya zorlamak üzere önümüze sürebilir? Bu kişiler kavuşmayı
ellerinin tersleri ile itmişler midir? İtmedilerse bile, kader birliği
için bir başka memlekette toplananlara kıyasla bizim halkçılığımız
biraz daha öne çıkmaktadır. Yok eğer kavuşmak için yakarıyor ve O'na
rağmen 'bunun gibi' unsurları içlerinden atıp bize bırakıyorlarsa nasıl
kader birliği kurabilirler? Böyle bakınca tarihin bittiğini söylemek
bizim için cazip ama çok teklifsizdir. Çünkü kavuşmaktan vazgeçmiş
kişilerin bize ulaştırdıklarında isteklerini okumak çok kolay oluyor.
Fakat onu sözün güzelliğinde aslen ulaşması gerektiği kişiye ulaştır-
mak, bu haberi ona vermek hiç kolay olmuyor. Bu olup bitenlerin burada
gerçekleşmesi, diğer memleketler adına bu denli işlevsel ve buna karşın
sınırlı bu coğrafyada gerçekleşmesiyle, bizden uzak memleketlerdeki
habersizlik sanıyorum gözden kaçmış oluyor.
Allah rahmet eylesin, Bülent Ecevit, vefatından önce Abdullah Öcalan'ın
siyasete tekrar alet edilmesini sonraki kuşak siyasetçilere emretmişti.
Yargılanması sırasında cam fanusun içinden habire "bir dakka, bir dakka"
diyerek ardından bir tek söz bile söyleyemeyen terörist elebaşı
İmralı'daki hapis yıllarında kitaplar okumuş, zaman zaman müzik dinle-
miş, önüne gelen yemeği de geri çevirir olmuştu.
Üstüne PKK üyesi kadınlarla yatağa girdiğini haber yapan televizyon
kanallarındaki habercilere laf yetiştirir oldu. O sırada konuyu takip
edenler bu laf yetiştirmelerin PKK'nın diğer liderleri ile arasındaki
dava ortaklığının vurgulandığı söylentisiyle kanallarda büyük kitlelerle
paylaşılmasından çok izleyicilerin televizyon ekranının sunduğu güvenli
ortam algısında, sanki sivil hayatın içinde üniformalı birer tutsak
olarak gösterildiklerine daha çok tanık oldular. Çünkü bu haliyle sözde
dava ortaklığının söylenti durumunda kalması güvenlik bakımından medya-
nın odağında kalmıştı. Ekrana açıklama yapmak üzere(!) çıkarılan
teröristler Öcalan'dan ayrılıklarını laf arasında ima ederek bu güvenlik
algısını pekiştirdiler. Daha sonra Öcalan'ın kendine has terörizmini
hayata getirebileceğine dair birkaç takip haberleri yapıldıysa da bunlar
çok ciddiye alınmadı. Belli zaman dilimleri içerisinde hapishanedeki
görüntüleri ekrana yansıtıldı ve sonra görevi devralan diğer terörist
liderleri ekranlarda konuşturulmaya devam etti. Ondan da sonra, PKK'nın
sınır dışı edilmesine dair karar, ordu tarafından her fırsatta uygulan-
dı.
İlginçtir ki, bu olaylar aslen Türkiye'de Abdullah Öcalan öncülüğünde
kurulmuş bir siyasi partinin silahlı örgüt durumuna düşmesi ve bundan
dolayı sınırdışı kararıyla dağıtılmasından sonra gerçekleşti. Fakat
kurulan yeni partiler, diğer dernek ve STK'larla PKK uzantısı olmadık-
ları söylemini geliştirerek tüm bu yaşananları iç siyaset malzemesi
durumunda tuttular. Getirdiler de, Öcalan sanki bir sır perdesi gibi
adını anmanın bir sırası ve şerefi varmış gibi, sanki bir zafer günü
beklenip de o gün ilan edilmek üzere tüm medyanın dilinden düştü
tabulaştı, sansürlendi. Yine de pek çok yargılama ve hapis cezaları
başka fikri nedenlerden dolayı verildi. Bu sırada söz ettiğim STK'lar
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bile yer bulabilmişlerdi. Medyanın
güvenlik eğilimleri PKK'nın sivil kanadını oluşturan bu izleğe doğru
kaydı, Öcalan'ın adı sansürlendi, ama sonra ne oldu? Dağlarda ne olu-
yordu, Öcalan'ın hapsi ne durumdaydı, bu sorular günyüzünden gece
karanlığına girdi.
Hatta hatırlıyorum, şehit cenazelerinin defnedildiğine dair haberler
genel bir huzursuzluk yaydığı için bu haberlerin yapılmamasına dair
Radyo Televüzyon Üst Kurulu'ndan karar talep edilmişti. Abdullah Öcalan
günün belli saatlerinde televizyon izleyebiliyordu ve oturduğu koltukta
hiç de memnuniyetsiz görünmüyordu. Gülmesine ramak kaldığını söyleyenler
bile vardı. Bu koltuk görüntüleri benim aklımdan hiç çıkmadı. Bu sırada
huzursuzluğun terörün tanımıyla ilgili olduğunu yeni bir tartışma başlığı
olarak ortaya atan gazeteci ve muhabirler gündemi uzun bir süre buradan
gelişmeye çalıştılar. Halbuki Öcalan'ın İmralı'da televizyon karşısında
oturup gülmeye ramak kala haber izleyecek kadar konforlu bir esareti
vardı. O, görüntünün içinden çıkarak, başkalarının söylemlerinde
konuşmalarında, yaptığı herşeyi tekrar tekrar ilan etme fırsatını da
böylece elinde tuttu. Sorunca, PKK'lı kadınlarla yatağa girdiğini pek
ala söyleyebiliyordu. Kadınların ırzına Türkiye'de ben geçtim diyordu.
Sonra da vazgeçip, ne kadar yetkim varsa yarattığım neslime devrettim
diyebiliyordu. Bu haliyle hapse atıldığının ilk yıllarından itibaren
bir dolu imtiyazla siyasetin üzerine bir gölge gibi çöktü. Yorumcular
egomanyak olduğunu söylediler, buna benzer yakıştırmalar yaptılar ancak
kanaatimce bunların hepsi hafife almaktan öteye geçmedi. Biraz yandaş-
ları, yani laf ebeliğini yapanlar onun hat sanatıyla uğraştığını
söylediler. Abdullah Öcalan bu hayatı İmralı'da hala sürdürüyor.
Laf ebesi mi, yoksa hattat mı olduğunun tartışması ne zaman gündeme
gelecek diye bekliyordur.
Bu terörist hala laf ebeliği yapamaz, bir laneti de içine katarak
dedikleri gibi hat sanatı ile uğraşamaz demek safdillik olur. Bu lanetin
bulaşıcı olup olmadığını günümüzde kim sorguluyor?
Örnekse, laf ebeliği dediklerini bir de ayrıca loğusa doğuma övünerek
benzetip kadınların diline dolayan bu terörist kadınları kuvvetle yata-
ğına çekmiş olmuyor mu?
Bunun gibi örneklerle Öcalan'ın siyasete alet edildiği gerçeği, rahmetli
Bülent Ecevit'in emrettiği şekilde, üzerinde durup bir karara varmadan
bir statüko gibi zamanın içinde sürüklenip gidiyor.
Daha gençliklerinde birbirlerine 'kıyma' diyerek seslenen ve Abdullah
Öcalan'ın azmettiriciliğnde şimdi ve burada, birbirlerinin çektiği
yürek acısının bir hiçlikten ibaret olduğunu ezberleyenlerin, bu
katilin adını, sanki kişiliği bir söylentiden ibaretmiş gibi anarak,
çaldıkları memleket yasını ona nasıl takva adı altında peşkeş çektik-
lerine yine şimdi ve burada, mahalle aralarında, kızların kavgalarında
şahit oluyoruz. Yarım yamalak konuşmalarından tercüme edecek olursam
hayvan denince cesaret alıyorlar, dil bilmiyoruz diyorlar, devir bizim
devrimiz diyorlar.
Bu sonuçlarla ne dünya siyaseti ilgileniyor, ne de bir hukuki kurum
üzerinde yaptırım uygulayabiliyor. Apaçık bir yargısız infazın gün-
yüzüne çıktığı sokak aralarında, kendisine isnat ettiği takva sahipliği
ile övünen terörist elebaşını nasıl yaparız da tekrar içinde saklandığı
karanlıktan, yine tekrarla siyaset ve hukuk mecralarına çekebiliriz
,araştırmak ve çözümlerini bulmak gerekir.
Birgün öylesine oturuyordum. Herşey birer bilim kurgu katmanı gibiydi.
Geçmişime dair oldukları için ve izlerini sürmek zor olduğu için oturup
yazmaya karar verdim. Birkaç seferdir böyle uçuşup giden anılarım var.
Uçuşup gidiyorlar gitmesine ama benim için aslen hayati önem taşıyorlar.
Yalnızca benim için de değil, ailem için.
Babadan oğula geçen bir hükümdarlık dönemiydi.
Fakat koşullar gereği bu hükümdarlık doğrudan babadan oğula geçmiyordu.
Bunun yerine, etkin nüfus yöntemleri, şecere bilgileri ve devlet ka-
yıtları kullanılarak en köklü sayılan aileler, halihazırda devletin
yönetim kademelerinden geçmelerine izin verilmeden, ki bunu hayatın
dayattığı koşulların belirlediklerinden biliyoruz, yani memurluğun
devletin bekası için çalışan bir iş gücü olarak görülmesinden çok
yalnızca hizmet etmekle görevli olarak görüldüğüne dair yaygın kanaatin
tam yerleştirildiği, topluma iyice yayıldığı bir sırada, dayanakları
bulunmadan tayin edilerek gizliden gizliye, kapalı kapılar ardında
hükümdara peşkeş çekiliyordu. Bu aileler içinde bulundukları durumlardan
habersiz, ne olduğunu anlamadan, bir şaşkınlığın içinde hükümdarın
ailesi gibi görülüyordu. Bunlardan biri diğerini yiyip bitirmek üzere
düzenlenmiş bu zayıf ve dayanaksız düzen içinde evlatlarını dahi
hükümdara uzatmak durumunda kalıyorlardı. Ve böylece herkes memnun
oluyordu. Hükümdar, bulduğu halef selef ilişkisinde bu ailelerin evlat-
larını sahipleniyordu. Bu sırada ailelerin çevreleri hükümdarın
boyunduruğuna biraz daha dolaylı yoldan, yani bu çocuklar vasıtası ile
muhattap olmak durumunda kaldıkları için eziliyorlar, dehşete düşü-
yorlar, bazen isyan ediyorlardı. Bu durumda onları, yani bu çevre-
leri, yine tayin edilmiş aileler karşılıyordu. Kısacası iletiminde
kesinlikle yasaklar bulunan bir güç istencine karşı ön saflarda durmanın
ağırlığını mahalli seviyede yaşamakla meşguldüler. Buradan doğabilecek
bir iç çatışma, hükümdarın hizmetine sunulmuş, memleketin bir başka
köşesinde, halbuki huzurlu bir hayatı çoktan haketmiş bir başka aile
ile örtbas ediliyordu. Kimse kimle yüzleşeceğini bilemiyor, çözüm
arayışları boşa çıkıyor, ve hep birlikte tekrar boyunduruk altına girmek
zorunda kalıyorlardı.
Gelelim baba oğul ilişkisine. Bu ilişki, hükümdar özelinde aslen top-
lumda belli bir dayanağı bulunan, fakat tam da bunun suistimaline
yönelik, kabul gördüğü ölçekte bu ailelerin evlatlarını kasıp kavuran
bir baba oğul ilişkisiydi. Öncelikle bizde yer ettiği haliyle bu evlat-
ların hükümdarı baba olarak görmeleri çok kolaydı. Hatta biraz karşı
çıksalar kapalı kapılar ardından baba katilliği ile işkence ediliyor-
lardı. Bu yöntem, nihayetinde toplum genelinde kabul görmeyecek, hatta
sünepeliğe yol açacak bir yöntemdir. Hükümdar bu haliyle babalığını
büyütüyor, sünepelik görünce, sorun çıkarınca bir başka aile ile yoluna
gidiyordu, veya şahsen bu kişilere azap çektirebiliyordu.
Bu yolla onun baba oğul ilişkisine dayandırılmasına dair yol alınmış
oluyordu. Ayrıca sahip olduğu iktidar demokratik bir görünüme giriyordu.
Yani seçimle gelen seçimle gider mantığı bu çerçeve ile korunmuş
oluyordu. Halbuki evlatların ailelerinden gelen eğitimleri, yaşayış-
ları olduğu gibi baltalanıyordu.
İşte, böyle bir dönemdi, ve bu dönemde hüküm süren bir hükümdar, öldü.
Defnedildi. Cenazesi çok mütevaziydi, ailesiyle birlikte birkaç devlet
adamı cenazesini kaldırdılar.
Sonra ne oldu? Sonra, onun yerine seçimle bir başkası geldi. O da
eline geçen yetkilerle aynı hükümdarlığı sürdürdü ve böylece sözünü
ettiğim aileler onlara vaadedilmiş azapla kaldılar.
Birer hedef gibi seçilen bu ailelerin hiçbirinin devletin siyasi
örgütlenmesinde bir seferde yer alması mümkün olmadığından hükümdarlık
aslen kendisini saf dışı bırakıyordu. Bu bir meşruiyet krizidir.
Örtbas etmek için evlatlar gayrimeşru ilan edildiler ve vaad edilmiş
azapları onları hemen buluverdi. Bu bölüme şimdilik değinmiyorum. Bunun
yerine hem tarihselleşmiş, hem de muhattapları bakımından özel kalmış
halef-selef ilişkisine, bu ilişkinin, kimi ailelerin evlatlarının
mücadelesindeki yerine bir kez daha odaklanmam gerekir. Ancak
gayrimeşruluğundan dolayı en başa geri dönüyorum. Bütün bunlar birer
anı gibi havada uçuşup dururlarken, muhattap alamamanın getirdiği
savunmasızlıkla unutuluyorlar. Uçuşup gitmelerini hafifsemeyin, yine
gayrimeşruluğundan dolayı, bu çocuklardaki en temel ailevi vasıfların
çürüyüp gitmesine neden olabiliyor ve onların dışında bir odak
olarak, gelişip büyümüş, çabası harcanmış, zorlukları geçilmiş, sa-
vaşarak kazanılmış ve nesilden nesle aktarılarak ta bugüne getirilmiş
ne var ne yoksa bir başka yolla sırtlarına yüklenebiliyor.
Bu iki durumun, yani bir iktidarın halef-selef ilişkisinin ve söz
ettiğim bu durumun birbiriyle içiçe geçtiği haller size veya olayların
başka tanıklarına hükümdarlık yararınaymış gibi, ve hatta bir beka
sorunu güvenceye alınmış gibi görünebilir. Halbuki bu haliyle bir
meşruiyet krizidir, ayrıca tarihseldir. Bu bozulmuş tarihselliği böy-
lelikle bir kez daha, bir kez daha ortaya koyar, her devirde ortaya
koymaktadır, çünkü tarihin kendisi bu işlevdedir.
Tüm bunlar yalnızca bir nesli bütün olarak kazanmak içindir, nesil
kazanılır, bu sırada tarihselliği daha çok bozulur. Şecere tahmini
ile görülen iş ancak bu kadar olur. Bu yüzden bir kişinin, içine doğ-
duğu aileyi ve ondan gelen sorumluluklarını ve mücadelesini ve amaç-
larını ve umutlarını ve umutsuzluklarını üstlenmesi bir yana, koskoca
bir tarihin sanki bir evrağın ilgisiymiş gibi sırtına yüklendiği durumu
ayırdetmek gerekir.
***********************************************************************
Şu dönen kubbenin rengi su renginde midir?
Yoksa gözümden akan yaşlar mı bu dönen kubbeyi kaplamıştır, bilemiyorum

Fuzuli
***********************************************************************

Vay anasını adamdaki görüntüye bak! Üzerinde siyah bir cübbe var. Yine
siyah gömleğinin düğmeleri, yarı karanlıkta yüzü kadar seçilebiliyor.
Başında bir takke var mı yok mu belli olmuyor. Ancak kabarık saçları
kulaklarının arkasından kıvır kıvır hacimlendiğine göre tepesinin düz
kalması düşük bir ihtimal. Kafasının tam tepesi kararmış saçlarından da
karanlık, zifiri bir karanlıkla örtülmüş ki, bu sayede heybetli bir
surete kavuşuyor. Bir de düğmeler var elbette. Şöyle, kemikten yapılmış
izlenimini hemen veren, yarı şeffaf, sarımtırak düğmeler. Bu düğmeler
sayesinde ona düşman olabileceklerin dikkatini dağıtıyor, onlara şüphe
ve korku salıyor.
Kıvırcık ve yanlarından kabarık saçlarının Nijer'deki yoksullarla ilgi-
sini kuramadan konu zaten açılıyor ve rahibin hemen orada bitiverdiğine
şahit oluyoruz. Ortalıkta buram buram utanç var, kibrit yaksan alev ala-
cak durumda... Yürekler hop inip hop kalkıyor. Bir bataklığı andıran
yokluklarında Nijer halkı, izleri sürülemeyen, gelgitli olduğu kadar
tehlikeli bir oyuna dahil oluyor. Bu sırada, neyin havasını attığını
bilmeyen, gaflet içinde oradan buraya sürüklenirken buram buram nefret-
lerini açığa vurmak zorunda kalan kadınlarımız, bir çare arayışının
sağduyu gereği herkeste bulunmasından hareketle, perdeledikleri iktidar
oyunlarını Nijer halkına durduk yere kabul ettirmeğe çalışınca bu şamarı
yemiş oluyorlar biraz. Üstelik bu tür sonuçlar sandığınızın aksine nere-
deyse anında alınıyor. Kısacası kimsenin gözünün yaşına bakılmıyor. Bir
tür ölüm ve kalım gibi... Bataklığın dibinde, Arapların petrol ürünü
diyerek baş tacı ettiği renkli plastiklere benzer parıltılı dış görü-
nüşleri ile bir takım Afro tipler bizim kızlarla madik atıyor. Bu sıra-
da, sefaletleriyle, ölümle ve bir hiç uğruna elde ettikleri zenginlik-
leriyle bataklığın içinde bir giz gibi merak uyandıran bu tipler daha
anadillerini konuşma becerisinden yoksun oldukları için, ne deseler
kabul görüyor! Bir tür dua sarhoşluğu içersindeler, ama bu kendinden
geçme halini onlara anlatabilecek takat kimsede bulunmuyor. Varsa bile
yetersiz kalıyor, bir anda silinip gidiyor ve bataklığın içine gömü-
lüyor.
Halbu ki bu sanal para dediklerinin dışında, tarih boyunca Osmanlı
İmparatorluğu da dahil olmak üzere, buradan oralara ne bir adım atıl-
mış, ne elçi gönderilmiş. Elimizde bir tek FETÖ'nün başı Fethullah
Gülen'in orada vakıf adı altında açtığı okullar var ki, bunlar Türkçe
öğretim yaptıklarından bazı Nijerlilerin tek tük Türkçe karşılıklar
verebildiklerine tanık oluyoruz. Bu beni şaşırtıyor doğrusu.
Bu karanlıklar içinde bir belirip bir kaybolan rahip de, tarihimize
sürülmek istenen bu lekeden faydalanmak niyetinde. Şaşırtıcı bir
şekilde Rus olduğu ortaya çıkıyor. Dediklerine göre son Nijer darbe-
sinde Ruslar Amerikan üslerindeki askerlere saldırarak onların sınır-
dışı edilmesinde, darbe sonrası kurulacak hükümete destek vermişler.
Bu rahip de belki o yüzden oradadır... Hem zaten Nijer'de üretilen
uranyumu Ruslar satın alıyorlarmış. Halbuki eskiden nasıldı? Nijerliler
bulundukları yerden kıyıya götürülüp gemiyle Amerika'ya, kahveleriyle
birlikte götürülüyorlardı, sonrada orada köle olarak kahve tüccarlarına
satılıyorlardı!
Böylesi karanlıklar içinde, üstelik batağa gömülmüş durumda, medeni
halleri bulunup ortaya çıkarılacaksa, o tarihlerdekine istinaden bulunsa
iyi olur. Kripto para ile, Rus rahipler ile, hatta ve hatta kadınları-
mızla sonu hiç bilinmeyen bir yolculuğa çıkar gibi, körlemesine bir gece
yürüyüşünün ortasına dalmak kıyamet alameti olmasının yanında, kaba ta-
birle söylersem, günü kaçırmak olur.
Akla gelen her çağrışımı sorgulamak veya en azından şaşkınlığına düşmek
yersizdir. Bu gereklilikten yoksun bir durumu tersyüz eden bir çağrı-
şımın yol açtıklarını anlatmadan önce sorgulamanın ve şaşkınlığa düş-
menin birbirlerinden ayrı durduklarını bildirmem gerekir. Hatta ipucu
olsun diye, birdenbire bir anı gibi ortaya çıkan bu çağrışımın tam da
bunun örneğini teşkil ettiğini söyleyeyim.
Boş geçmiş bir günü geride bırakmak üzereydim. Boş dediğime bakmayın
boş günler en belalılarıdır, bu öyle bir kuvvettir ki çevrenizdeki
eşyalar, ya da sahibi olduklarınız, bu kuvvetin sizi daha karanlık bir
mecraya çekmesine engel olmaz. Bu bir tür ölümdür sanıyorum, sömürülür
çünkü öylece boşlukta durmaktadır. Kuvvet ise, mesela bir siyasetçinin
sahip olduğu güç ve imkanlar olabilir, iktidar sahibi birinin kuvveti...
Şakaya almayın, gerçekten öyledir, şimdi adını tam koyamıyorum elbette
ama cumhurbaşkanı veya bir dönemde başbakandı sanıyorum. Böyle büyük
adamların büyük dertleri oluyor. Mesela camiden eve, veya evden camiye
nasıl gidilir türünden dertler. Biraz düşününce öyledir dersiniz ama bu
kadar başıboşluk bana fazla. Sırf bu haliyle bile utandırıyor, kahır-
landırıyor. Üstelik, tüm tehlikeleri bir yana...
Öyleyse, madem öyle, bu kalabalık masalın içinde artık kahve mi çay
mı ne içiyorduysam onu yarım bırakıp eve gitmek için acele ediyorum.
Halbu ki eşyadan ve sahip olduğum diğer şeylerden öteye beni bu başı-
boşluktan kurtaracak çareyi yine bu kalabalıkta arayıp bulmam gerekir-
di. Aramış ve bulmuştum. İşte boş bir gün böyledir, kuvvet ve iktidar
da böyledir, adamı sepete kor, artık hangisi eve yollar, onu siz dü-
şünün.
Çıktım yürüyorum, sokağın başında İzmit'in büyük camilerinden biri var
Yeni Cuma. Mimarsinan'ın yaptırdığı camilerden biri. Duvarla çevrelen-
miş avlusunun dış tarafında ağaçlar ve banklar var. Sokaktan gelip
geçenler oluyor.
Ağaçlara bakmakla ilgili bilgilerimi sorguladığım bu dönemde, işte o
gün, tam orada, en başta söylediğim çağrışımla başbaşa kaldım. Ağacın
birinin dalları arasından bir karaltı yere doğru düştü. Edindiğim izle-
nime göre hacı hoca tayfasından biri, başına kavuğa benzer birşey sa-
rılmış, bağdaş kurarak sanki banka oturdu ve sonra gözden kayboldu.
İstem dışı, onu göğe doğru bağlayan bir halat veya ip gördüm. Ağaçların
arasından tekrar geldiği yere gitti. Ne var ki bunda diyeceksiniz, bunda
çağrışım falan yok! Çağrışım bu karaltının adında gizliydi. İnanmazsı-
nız, bir anda isimler havada uçuştular, sanki bir ambulans kaza mahal-
line yetişir gibi ve sonra süzüle süzüle aradan altı yedi ay geçtikten
sonra belirginleşmişti. Adını kendime sakladım ve kimseye söylemedim ve
hatta es geçerek unuttum. Fakat bazı olaylar, özellikle buna benzer
kuvvetli çağrışım uyandıran olaylar bu şekilde karşılanırlar ki, fay-
dası da onla birlikte gün yüzüne çıksın.
Evet, bundan da beş altı ay sonra, elimde Yunus Emre'nin Nasihatler
Kitabı ile başbaşaydım. Okuyup okumamak arasındaki uzun soluklu tered-
dütümü yine benzer bir nedenle açıklayabiliriz. "Haketmeyene şefaat
edilmez" ancak o yola bir girdikten sonra bir kez daha geri dönüş yok-
tur. Aradan yıllar geçti, ve işte bu gece, henüz sabaha varmadan, bir
kadın, Yunus Emre'nin dağın tepesinden onu yere doğru bir direk gibi
delerek koskoca dağın içinde hayatını bir derviş olarak sürdürdüğünü
ve böylelikle ona ne yukardan ne de altından baktığını, ve hatta öylece
durduğu yerden bu kadına selam verebildiğini hatırlamış oldu.