| Yeryüzünü saran ölümcül Covid-19 hastalığı yüzünden tüm dünya korkuya kapıldı. Alınan öncelikli ve hayati önlemlerden sonra politik küre- deki çalkantılar bu önlemlerden dolayı dünyayı bir adım geriden ta- kip etti. Bu nedenle 2010'lu yıllarda savaşa girişen Ukrayna ve Rusya'nın bu kez savaşın diğer taraflarını da dahil etmek üzere sıcak çatışmayı adım adım büyüttüğünü ve tarafların giderek kutuplaştığını gördük. Bu sırada NATO'dan yapılan açıklamalara göre Ukrayna Rusya'ya karşı destekleniyordu. Bu açıklamaların ardından bir NATO ülkesi olan Türkiye'nin özellik- le askeri sevk ve müdahaleye onay veren NATO kararına olumlu oy kullanmasının nedeni tam o sıralarda Yunanistan'ın ABD ile yaptığı silah anlaşmasıydı. Yunanistan satın aldığı F-35'lerin bir kısmını teslim almış, bu sırada yeni bir satın alma antlaşması için ABD ile masaya oturulmuştu. Yine bu sıralarda hükümet, F-35'ler yerine NATO müttefiki ülkelerden bir silah alımı yapabilir miyiz diye düşünü- yordu. Halbu ki bu karardan vazgeçmek çok kolaydı. ABD bu gidişe dur diyebilmek için İsveç'i NATO'ya dahil edecek bir kararın Türkiye tarafından onaylanmasını istedi. İsveç NATO'ya katıldı. Bu sırada Ruslar İskandinavya ile irtibatlarını kesmek istemedikleri için Ukrayna'ya saldırmaya devam ettiler. İsveç'in katılması ile bir nedenleri daha olmuştu. Hatta Belarus'ta sıcak çatışma yaşandı. ABD yönetimi, NATO ile birlikte Ruslara karşı kademeli silah desteği sunduğu Ukrayna ve lideri Zelenski'nin arkasında durmayı sürdürdü. Ukranyna böylelikle Rus topraklarını işgal etmeye başladı. Ve nihayet, balistik füzeler karşılıklı kullanıma girerek Rusya'nın nükleer silah kullanımıyla ilgili doktrini değişikliğe gidilerek onanmış oldu. Rusya'dan gelen açıklamaya göre bundan böyle Ruslar bu doktrinin onanması ile birlikte topraklarında tehdit oluşturan doğrudan veya dolaylı herhangi bir taraf veya üyeliğe karşı nükleer silah kullanabiliyor. Yani, Rusların yakın durmak istediği İskandinav ülkelerinden biri olan İsveç'i NATO'ya katan kararı Türkiye tek başına vererek bir yanlışa sürüklenmiş oldu. Bu kararın NATO'da tek başına Türkiye tarafından üstlenildiğine dair haber ve yayınların anlatmak istediği tam da Rus topraklarında geçekleşen işgali gerçekleşmeden biraz önce öngörmüş olmalarından ileri geliyor. Bu bakımdan NATO içinde de bulunan bu görüşlere önem verilmelidir ve hatta Rusların toprak bütünlüğünü savunan bir hükü- met açıklaması ile hemen ardından NATO ile ilişkilerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekiyor. Şöyle başlanabilir: İsveç kararını tek başına Türkiye'ye bırakarak NATO ülkeleri neyi amaçlamışlardır? | Erk sahiplerinin güçlerini ilan ettikleri bir dönemde, devletin su kaynaklarını el altında tutmasının günyüzüne çoktandır çıkmış ol- masını bir fırsatmış gibi bilerek, yüzyıllardır kurdukları şehir- leri yok sayarca bu gücü ilan etmenin yolunun, inandıklarının aksine bir terörist elebaşısından geçtiğini gözden kaçırarak ve böylelikle ısrarla peşine sürüklenerek, bir halk, sonradan öğrendiğime göre bu işi, yani su kaynaklarını devlet yerine, kurdukları şehirler yerine bu tek ve zavallı adamın, bu teröristin tekeline geçirmek gibi boş bir sevda ile, şehirleştikleri coğrafyalarda unutkanlığa bırakmışlardı. Yani içlerinden pek azı erk sahibi olduğunu anlayabildi. Düşünün ki tüm yeryüzünün doruk noktası sayılan dağların bir yamacına otur- muş kıtaları, onları orada tutmaya yetmemiş, ve bulundukları yerden bir nehri takip ederek o suyun kaynağına doğru, yani o görkemli dağ- ların öbür yamacına doğru götürmüştü. Yüzyıllardır, bu coğrafya üze- rinde şehirler inşa etmişlerdi. Bu şehirlerin birer erk unsuru olduklarını unutkanlığa bıraktıkları için, bir varsayımsal hak olan su kullanımının devlet yararına olması bu halkın aklına aynı nedenle gelememişti. Evet, gerçekten de öyle, su kaynağına bir türlü varamamışlardı. Yalnızca kullanmakla yetinmişlerdi. Halen de böyle- dir. Bundan şikayetle her yanı ateşe vermenin ne anlamı var bile- miyorum. Suyun kullanımı, sahipliğinin varsayımıdır, bundan ibarettir. Su kaynağının sahipliği ise devlet tekelinde tutulmak zorundadır, aksi takdirde tıpkı Afganistan'da, Pakistan'da olduğu gibi sonu gelmeyen savaşlar yüzünden, koskoca bir kıtanın en hayati nimeti durumunda bulunan bir nehrin kaderine benzemekle mahkum olur. Kısacası fela- kettir, dünyanın sonudur. Bir terörist yerine, sırf bu ve buna benzer talepleri karşılamak adına belediyelerimize kayyum atamak da çok farklı değil; bu terö- ristin davasını, savaşarak yok etmek davasını boşu boşuna, inkarla haklı çıkarmaktan başka bir işe yaramaz, ki felakettir, adından hareketle memleketin sonudur. | Ya, işte Yalın Bey, görüyorsun değil mi, hayat bizi nerelerden nere- lere getirdi. Bir yandan böbürlenmek ve olur olmaz ayaktakımına posta koymak üzere yemin eder gibi, yüzlük adamlar olduğumuzu sana ilan eder iken, şimbi babasız bıraktığın çocuklarının bakımını üst- lenen iyi niyetli ve azimli ve çabalamaktan vazgeçmeyen, birer ka- rınca gibi senin evlatlarını barındırdıkları bir yuvayı, yurdu, ta uzak tepelerde tutmalarından temelli üzüntümü ve kederimi şimdi sa- na nasıl anlatayım? Allah rahmet eylesin. Toprağın bol olsun. Geride bıraktığın evlatlarından büyüğü, onu el üstünde tuttuklarından habersiz, yaşayıp gidiyor. İlerde onu bek- leyen ayrılıklardan, kıyamet habercisi gök gürlemelerinden, şakak- larına düşecek yıldırımlardan, ve dünya hayatının fani olduğunu yüzüne vuracak bir kalabalıktan habersiz, masumca ona iletilen hediyeleri kabul ederek uyukluyor. Hatta belli ki tek seçeneği bu. Kızıyorum haliyle, napayım, bizim "mıntıka" kızıyor. Her biri, sı- rayla daha fazla ne söyleyeceklerini bilemeden yanından öylece ayrılıyorlar. Biri incitmeden bir söz açayım, usulca ayıktırayım dese, ahkam kesmenin vicdan azabıyla kasıp kavruluyor. Bizim mıntıka böyle Yalıncık. Yine, sana yaptığımız gibi, ne söyleneceğini bilemeden yanından ayrılıyoruz. Ukrayna'ya, NATO'ya, Ruslara, sonra ne bileyim, ilgin vardıysa tay- falara, Güneydoğu'ya, ağalara, susuzluğa, bu çirkin meselelere hiç değinmiyoruz. Allaha ısmarladık. | Bir yeşil örtüyle kaplı, yeryüzü değil, gövde Birimiz, yukardan bakıyor sanki O mu, ben mi, belli olmuyor Bir ağaç gölgesi yardıma yetişiyor yetişmesine Fakat bu sırada parıltılı bir güzellik yitip gidiyor Gözlerim kararıyor, belki yüzüm, hatta bütün gövdem kararıyor O mu, ben mi, belli olmuyor Sanki birimiz yukardan bakıyor Yeryüzüne değil! Ayrıca yeşil örtüyle kaplı dediğime bakma, örtü dediğim yelpaze Örneğindeki gibi bazen açılıyor İhtişamlı ve sergide Bazen, gölgeye meydan okuyarak, kimbilir Derdest olup ayaklanıyor Ayaklanıyor, derdest olup Halbuki Ayaklanan O mu Ağaç mı Belli olmuyor | Bir ilkokul. Mahalle veya köy olabilir. Açık bir gökyüzü olduğundan seçimler yaza yakın yapılmış. Seçim öncesi kimi aileler ev içinde eş dost sohbetleriyle görüş alıp vermişler. Bir de sokaklar var. Sokakta hemen anlaşmak daha zor. Bulunduğu yerde bir gündemi var. Bu keşmekeşten fırsat bulup sandık başına uydurulmuş olaylar geçmişte yine o sokakta yaşandığı haliyle aktarılıyor, veya hiç olmazsa olayın kendisi tekrar ediyor. Bu bir tür şehir sözleşmesi gibi, seçim dönemine, partilerin propaganda dönemine daha girilmeden önce, çok derinden ama kuvvetle yaklaşan bir kader şehri hakimiyeti altına alıyor ve bu hakimiyetin yol verdiği günlerin ışıklarında, ister sakarlıkla, ister kasıtla veya önlemle, ister fırsat kovalar gibi, ta evlere varıncaya değin, geceleri uykulara egemen olan bu iklime usul usul giriliyor. Şehir, bildiği- niz bir merkez çevresinde tavaf edilen bir mekan durumuna geliyor. Özellikle gençler, memleketin gidişatından endişe duymaya başlıyor- lar. Bu dönenip duran, yer değiştiren iklimin hangi ucundan tutacaklarının bilgisini, dilden dile anlatılan olaylarda yeniden kurgulananları, bir tek içlerinde yaşattıkları sevdaları uğruna gerçekleştirmek dileğine sımsıkı tutunduklarından ve onu sırf bir seçim uğruna kaybetmemek için kaçışıp duruyorlar. İçleri sıkılıyor gece uykuları midelerini bulandırıyor. Sonra onları birileri yakalarından tutup çekiyor. Çekince rahatlıyorlar ama koskoca şehrin ortasında durmanın huzursuzluğu o derin ve kuvvetli kadere eklemlenmiş oluyor biraz. Bu sırada onlar unutuyorlar veya unutmak zorundalar. Nitekim sokakta dert anlatmanın koşulları belli, bir başka yolu yok. Bunu da bilen biri var elbette, o da hemen yanı- başında, bir başka zaman olsa yanından geçerken laf atıp arkadaşları ile ona karşı ve ona muhalif bir egemenliği orada ilan edebilir, ama bu kişi ona tahammülsüzlüğünün bildiğimiz oy pusulası olduğunu, sandık başında dönen başının çok da ciddiye alınmayacak, devlete ve orada hazır bulunan seçim kurulu üyelerine dair bir yanılsama veya yansıma olduğunu, tıpkı bir zamanlar onun da başından geçtiği üzere anlatıyor. Böylece onlar hatırlamış oluyorlar. Benzer durum- larda başka öyküler, seçim öyküleri anlatanlar var. Bir de, oy kullandıkta yaşadığı baş dönmesinin ağırlığı ile eve kadar giderken hastanelik olanlar var ama konu tıbba dayanmasın diye bunun yerine belediye ihaleleri, çöplerin toplanması, sokaklara taş döşenmesi suların temizliği gibi her şehrin vazgeçilmez dönüm noktalarını oluşturan olaylar, memleketi yönetecek kişileri seçmek üzere ipuçları versin istemiyle konuşuluyor. Halbuki biri bir fırsatını bulsa, yumsa gözünü açsa ağzını, bir dinleyeni yol göstericiliğinde yakalasa, tek cümle ile işin içinden çıkar. Bundan en çok gençler olmak üzere herkes emin. Ama olmuyor. Derin ve kuvvetli kader bu, olaylar yaşanıyor, konuşulanlar mekan değiştiriyor. Hep tekrarla... Önceki seçimlerde oy kullanmış tec- rübeli kişiler ve onlardan daha kıdemlileri, bir yolunu bulup ta seçim gününe kadar amel defterlerini kapalı tutmanın yolunu bulu- yorlar. Aileleriyle birlikte olanlar müdahalesiz kalıyor sanmayın! En basi- tinden evin gündemini seçime alet olması bakımından bertaraf etmek sokak için çocuk oyuncağı gibidir. Yine orada, yani sofralarında, veya televizyon karşısında yaklaşan seçime odaklananlar, iyi niyetle bir büyük anaforun, yaklaşmakta olduğunu sandığımız, halbuki aslen bir açık deniz mesafesinde kişiliklerle estirilen bir anaforun, siyasete dahil edilmiş kanaatlerini ölçüp tartarak şu kişiyi buna, onu şuna tercih etmenin açıklamasını ve parti düzeyindeki konumlarını ve bu düzeydeki çatışmalarını bir süzgeçten tekrarla geçirerek tarihsel bağlamında seçimin getirdiği huzursuzluğu üzerlerinden atmaya çabalıyorlar. Şimdi, olup bitene bir bakınca, şehri tavaf ettiğimizi ve bundan da öteye pek geçmediğmizi söyleyebilirim. Zaten seçimler böyle karşı- lanır. Yoksa, fırsatla, kasıtla, önlemle, sakarlıkla asla karşılanmaz. Bir de yine seçimlerden önce şehri tavaf etmekten başka, freni boşalmış, yükünü yüklenmiş kamyon misali son sürat girmek zorunda kalanların ev ve çalışma hayatları aksamanın dışında, bekledikleri müdahaleye, yani seçime yenilik katma isteklerinin zamanın akışına ters mantıklı, kıdemli bir seçim mağduru tecrübesiyle kavuştuklarını söyleyebilirim. Ayrıca bu türden kişilik bozuklukları, siyasi temellerinden itibaren temsil edildikleri kişiler tarafından toz alır gibi kolaylıkla giderilir, gelin görün ki bunu seçim mağdur- ları daha iyi bilirler. Tüm bu olup bitenlerin siyasi yelpazede sol siyasetten muhafaza- karlığa bir kavim göçü gibi ulaşması, yukarda değindiğim deniz aşırı kişiliklerin anaforlarında, yeryüzünde, tıpkı şehri tavaf ederken şu genç gibi kaçışıp gidenlerinkine benzerlikle yitirdiklerimizin büyük bir hırsla ve çabucak bir araya getirilme çabasındandır. | İstanbul'un fethedildiği 1453 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş döneminde olduğu resmi tarihte kayıtlıdır. Resmi tarih derken, bugün okullarda okutulan, sınıflar için ayrıca derlenmiş tarih dersi kitaplarını anlıyorum. Bununla birlikte, tahrif edilmemiş bilgiler ışığında hitab ettiği kitleye tarihimiz hakkında bilgiler sunan bu kitapların dışında, Cumhuriyet döneminde, özellikle yazılı kaynak- ların çoğaltılması, erişimi, ve içerdikleri konular bakımından çeşitlilikleri hızla ve kabaca söyleyecek olursam devletin elinden ve denetiminden çıkmıştır. Bunu anlamak için bugüne kadar yargı tarafından kapatma kararı veri- len gazetelere, dergilere, tutuklanan veya hapse atılan gazetecilere, edebiyatçılara, kısacası yazılı basına dair cezalı durumlara baksak, herhalde bugünün görsel medyasının da çalışanlarıyla birlikte, biri geçmişte, diğeri fiili durum olmak üzere üç aşağı beş yukarı orantılı bir sayıya ulaşır! İşin şakası bir yana, benim derdim dünden bugüne yazılı kaynakların baş edemediğimiz bir karmaşa düzeyine ulaştığını göz önünde tutmak. Buradan hareketle, mesela, diyelim ki bir vatandaş, derlenmiş bir Aşıkpaşazade Tarihi'ni, marketten ekmek alır gibi alıyor, okuyor sonra bakıyor ki; aa, demek bizim kuruluş tarihi diye bildikleri- mizin içinde daha önce okuyup bildiklerimizden başka bilgiler yer alıyor. Örneğin, Anadolu Beylikleri'nin, Osmanlı Devleti'ne son kararları bırakmadan evvel yaşadıkları siyasi çatışmalar, kimi zaman kurulan pusular, Türklere özgü güç ele geçirme arayışlarının yol açtığı adam öldürmeler, tuzaklar vesaire. Bu vatandaş bunları okuyor ve "Allah allah" diyerek şaşırıyor! Bu şaşkınlığı Cumhuriyet döne- minde yaşıyor, unutmayın. Sonra mesela diyor ki "yahu, bu olayların 18. yüzyılda ortaya çıkan Celali isyanları ile ne farkı var?" Bakı- yor, bulamıyor, bulamaz çünki. Öyle bir kıyaslama yok. Diyor ki, "eee, bizimki de beylik değil mi?" Şimdi, bu bizimki de beylik değil mi deyince bir cevap vermek gerekiyor. Sizin cenazeniz, bizim cena- zemiz ayrımının tam göbeğinde durmanın yanında, 18 ve 19. yüzyıl- larda yaşandığı için Celali İsyanları, bu vatandaş Osmanlı İmparatorluğu'nun devraldığı hilafete sorgulayıcı bir bakış atıyor. Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman'ın, yani yükselme devri padişahlarının, hilafet İstanbul'un fethinden sonra devralınmasıyla birlikte sonrasında gelen duraklama dönemi yüzünden sürdürülmesi adına yalnız kaldıklarını bile isteye gözardı edebiliyor, neden, çünkü Cumhuriyet döneminde yaşıyor ve diyor ki kendi kendine, "yahu biz Muaviye miyiz, Ebu Süfyan mıyız, ne diye hilafete boyun eğelim. Eğmeğelim, isyan edelim", diyor. İşte biz bunlar gibi değiliz dedik- leri Muaviye ve Ebu Süfyan da tıpkı bu vatandaş gibi isyan etmiştir. Onlar da İslam tarihinin bir parçası olan Hariciye'nin bir kolunda önlerine geleni kasap gibi doğramışlardır. Bu vatandaş da farklı birşey yapmıyor, Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemindeki diğer Anadolu Beylerinin iç çekişmelerini, öylesi bir kuru hilafete peşkeş çekiyor. Kimdir bunu yapan, Abdullah Öcalan'dır. Bu terö- ristin gölgesinde boku çıkan halifelik değil, selefiliktir. Selefi- liğin en sefil hali Abdullah Öcalan'dır. Halifeliği ayrıca merak edenler Dürziliğin Hikmet Risaleleri'ne, Mesnevi'ye baksınlar. Orada yazdığı haliyle halifeliğin yürütülemediğini 18. yüzyıla daha gelmeden İmparatorluk bildiği için, ve fakat genişlemiş coğrafyasında Arap yarımadasını, Kuzey Afrika'yı sınırlarına dahil ettiği için buralarda yaşayan halkların içindeki bir ukde gibi kalmış dilek- lerini, yani halifenin tekliği dileğini, yine oralardaki halife çokluğu ortadan kalksın diye üzerinde tutmayı bilmiş, onlar da razı olmuşlardır. Ve böylelikle ta milliyetçi akımlar yükselene kadar hilafet Osmanlı İmparatorluğu'nda korunmuştur. Bu dönemde yani duraklama döneminde, oradaki topraklarda İslam temelli, mezhepçi çatışmalar var mıdır yok mudur diye baksınlar. Akla bir İran Devrimi gelecek ki, o da aslen İslam devrimi değildir. Hatta reformistler idam edilmişlerdir. Hatta denebilir ki, bu sayede Hikmetin önemi anlaşılmış, Dürzilik ve onunla birlikte anılabilecek türden bir halefilik anlayışı Kuzey Afrika'ya kadar gidebilmiştir. Bir ufak not olsun diye, sonuca varmadan önce şunu da söyleyeyim. İran Devrimi gerçekleştiğinde İmparatorluk'ta tutulan halifelik ayakta kalamayacak denli zayıflamıştı. Bu da işin bir gerçeğidir. Zaten hilafet dünyanın geri kalanında bile tarihe adamakıllı eklenememiş, yaşatıldığı yerlerde savaşlara, kıtlıklara ve ölümlere neden olmuştur. Konuya dönersek, aklı sıra Anadolu Beylikleri'ni isyanlarına peşkeş çeken teröristler, bu nedenle cehaletlerini ortaya sermiş oluyorlar. Beylik kurma sevdasının selefilikle harmanlanıp önümüze sürülmesi tıpkı Celali İsyanlarında olduğu gibi, İran Devriminde olduğu gibi yaşandıkları coğrafyalara komşuluk yapan halkların feodalleşmesine ağalık düzeninin kurulmasına yol vermiştir, bundan da öteye bir sonuç alamamıştır. Yani Öcalan da, barış çağrıları eşliğinde kura kura bir ağalık kurar demeye getiriyorum. Biz bunu konu ettiğim tarihi olaylara kalmadan da biliyoruz. Hep aynı senaryo, bu kez Cumhuriyet dönemine ateş sıçratmaya çabalıyor. Bildiğiniz gibi, Gazze ve Suriye'de yaşanan son olaylardan sonra, ateşkesin Gazze'de ilan edilmesi ve Suriye'de Suriye Kurtuluş Hükümeti'nin kurulmasıyla, çatışmalar sürerken Avrupa'nın önerdiği nakdi yardımlar nereye gittiği bilinemediği için Gazze'liler tarafından geri çevrilince, ateşkes sonrasındaki sorumluluklar ABD'ye yüklendi. Avrupa nakdi yardımın ötesinde bir adım atmıyor atılan adımlar daha çok ABD ile aralarında gerçekleşen bazı uzlaşı ve anlaşmazlıklardan dolayı yine ABD'ye yönelmiş durumda kalıyor. Bu adımlar İsrail-Filistin, Lübnan ve Suriye gibi ülkelere dair bir başka düzleme kaymış, oraların toprak birlik ve bütünlüğünü çok hesaba katmayan konulardadır. Ateşkesten sonra ABD yine savaşın harabeye çevirdiği topraklarda dirlik kurmak amacıyla kendi siyasi egemenliğini koruyacak adımları atmayı sürdürüyor ki, Avrupa'dan çok farklı olmamakla birlikte -örnekse maddi yardımlar- siyasi sonuçları farklı oluyor. Burada ABD için en önemlisi sorunların çabucak, yani zaman kaybetmeden çözüme ulaştırılmasıdır. Yani Avrupa topu ABD'ye attıktan sonra köşesine çekiliyor diyorum. ABD'de, egemenliğine aykırı bulduğu unsurları, ki savaşın sıcak olduğu dönemde askeri tedbirlerle onları yok etmeği bilmişti, ateş- kesten sonra bu defa götürdüğü insani yaklaşımı yeniden o bölgeye kazandırmak için kaynak ve çaba sarfediyor. Yani adım atmadan durmuyor desek yeridir. Çünkü savaşın kol gezdiği bu coğraf- yaya, savaş kol gezdiği için yardım ulaştırılmak zorunda, ABD bunu askeri tedbirlerle bile yapıyor, dikkatinizi çekiyorum. Bu siyasi bağlayıcılığın Türkiye'de ne denli dile getirildiği konusu çok önemli olmasına rağmen bizde, iç siyaset malzemesi yapılmak üzere, daha yanıbaşımızdaa bulunan Halep, ve oradan güneye, Şam'a kadar uzanan şehirlerin dirliğine kavuşturulmasına dair sağlam bir duruş dış siyasette kullanılmak yerine, selefiliğin sefili Abdullah Öcalan'ın Suriye hakkında tek söz bile söyleyemediğini unutarak, bir akıl tutulmasıyla DEM parti aracılığı ile meclise kadar taşıdığı avam sözlerinden; yirmi yılı aşan bir iktidar dönemi ve başka hükümet görmemiş, daha yeni reşit olmuş gençlerimizin iktidar denince akıl- larına ne geldiğini tam anlayamamanın derdiyle, kayyum atamalarının anayasaya aykırılığı veya uygunluğu konusunda haliyle şaşırıp dağılmalarının nedenlerini, bir hesaplaşmayı erteler gibi unuttuk- ları o izleğin içeriğini bulup çıkarmaya çalışıyoruz. Anayasaya uygunluk veya aykırılık bir savcı ortaya çıkıp aykırılık davası açar ve konu mahkemeye taşınırsa sonuçlanabilir. Bunun dışın- da anayasaya aykırılık, KHK yetkilerine dayandırıldığı için kayyum atamalarında bulunmuyor. Ancak belediye başkanı makamında bir yetki devrinin tartışmaya açık olduğu da belli. Ayrıca kayyum atamalarının uygulandığı koşullar da yukarda anlattığım üzere belli. "Ya, bize ne Suriye'den, Gazze'den, bilmemnerden?" Öyle mi? Böyle giderse, Suriye Kurtuluş Hükümetini de, ona karşı silahlanan bilmemkim, ABD desteğini arkasına alarak devirir. O sırada PKK, bunlar bize tehdit oluyor diye onlara değil de bizim askerlerimize saldırır, o sırada, artık belediye seçimlerine giremeyeceği üç aşağı beş yu- karı kesinleşen AKP hükümeti son bulup, reşitliğine yeni adım atmış, başka hükümet görmemiş gençlerle bir koalisyon hükümeti kurma çaba- larına girişilir. Gidiş bu gidiş. Yani... Fikir mezarlığına dönmüş yazılı kaynakların içinde hızla yayılmaktan öteye özellikli ne kaldı ki? | Bir ağ üzerinden yapılan işlemlerin hepsi (request-response), talep- arz komutları ile yapılır. Bu iki komutun ileten ve iletilen taraf- ları, birbirleri ile iletişim durumunda kalabilmek için koşturulduk- ları cihazlarda birer (IP), ağ numarasına sahiptirler. Yani, inter- nete bağlandığımızda, bu hizmeti satın aldığımız (telekom, turkcell gibi) hizmet sağlayıcıların bu hizmeti sunmak adına yatırım yoluyla gerçekleştirdiği altyapıda hazır bulunan bilgisayar ve sunucuların yetkilendirmesi ile, bunlar atasın diye belirlenmiş bir ağ numara- sı menzilinde bir numarayı otomatik olarak cihaz üzerine yazılmış yani atanmış buluyoruz. Bu atamadan sonra servis sağlayıcılar merkez alınmakla birlikte, talep-arza dair tüm istemci-sunucu işlemleri bu ağ geçidinden dünyanın diğer ucuna, talebi gönderdiğimiz veya tale- bin geldiği yerlere ulaşmamıza imkan veriyor. Burada önemli bir noktaya parmak basmak istiyorum. İlk beklenti ola- rak merkez aldığımız hizmet şirketinin her türlü ağ işlemimize dair bir parmakizini takip edebildiğini varsayıyoruz ancak bu böyle de- ğildir. Örneğin, boshamle.gen.tr adresinde bir içeriğe erişmek istediğinizde, bu internet sitesinin yapım sürecinin tümüyle yerli olduğunu varsaysanız bile, aslen herhangi bir cihazın bu site ile gerçekleştirdiği (request-response), talep-arz işlemi, bu sitenin koşturulduğu (çalıştırıldığı ve ayakta tutulduğu) ana bilgisayarın yerel olmasını gerektirmiyor. İnternet sitelerinin alan adları da tıpkı ağ numaraları gibidir. Hizmet sağlayıcılar, müşterilerine diledikleri alan adı ile bir IP numarası verir gibi bu özel isim- leri sağlarken internete açılmış bu sayfanın (online), yani inter- nete bağlı kalabilmesi için gereken donanımsal gereçlerin tümüne sahip olmak zorunda değillerdir. Ayrıca .gen.tr, .org, .tr gibi alan adı belirteçlerinin tekelde tutulması, hizmet sağlayıcıların çokluğunda imkan dışı olduğu için, ulusal düzeyde gerçekleştiri- lememiştir denebilir. Bu durumda, boshamle.gen.tr sayfasını açtığınızda aslen dünyanın öbür ucunda bulunan bir makine ile bağlantı kurmuş olmanız imkan dahilindedir. Bu önemli bir noktaydı. İkincisi buna mukabil, satın aldığımız hizmetin bir sonucu olarak şirket altyapılarının (tüm bilgisayar ve ağ cihazlarının) bu şir- ketlerin gerçekleştirdiği yatırımlarda yerel düzeyde bizimle buluşmasıdır. Yani talep-arz ile yapılan işlemler bu altyapı dahi- linde hizmet sağlayıcının sunucularında, demin bahsettiğim o mer- keze varmadan, kısa devre yapar gibi yerelde başka cihazlara eri- şerek hedeflerini bulabilmektedir. Böylece internetin bir özetini yapmış olduk. Bu türden bir izlenememezlik, yani hangi talebin nerede ve hangi araçlarla karşılandığı tüm bilgisayar mühendis ve bilim adamları için, ardı ardına patlayan internet kullanım ihtiyaçları ve alışkanlıkları dolayısıyla merak konusu olmuştur. Bu derde deva ağların soyut bir haritasının çıkarılması fikriyle hayata geçmiş- tir. Bir hacking yöntemi olan sideline channeling ile bir cihazda koş- turulan uygulamanın neye dair işlemler yaptığı ortaya çıkarıla- bilmektedir. Ağ bilgisayarları da nihayetinde (betik) uygulama koşturduklarına göre bu cihazlardaki (proses) süreçlerin, anlık talep-arz işlemlerine dair ipuçları bu hack yoluyla dünyanın nere- sinde olursa olsun, yapılabilmiştir. Böylesi kapsayıcı bir takip yönteminin kullanıldığı yapay zeka şirket- lerinde, elde edilen sonuçların (ipuçlarının) kime ait olacağı e- pey bir telif sorunudur ancak bu şirketler bu gibi sorunları ko- layca geride bırakmayı biliyorlar. Kısaca, elde edilen sonuçların yorumlanması ve yeniden bilgisayar yazılım sektörüne saha açması için yapay zeka teknolojisi devreye sokulmuştur. Sideline channeling ile birlikte ağ ve internet bağlantı cihazla- rında koşturulan betiklerin izlenerek ağ trafiği hakkında o cihaz- lar üzerinden bilgi toplanması ve elde edilen verinin bir (block- chain) kapalızincir oluşturarak interneti meydana getiren tüm cihazlardaki ortak ağ trafiğini ölçmesi ve soyut yerini belirle- mesi hedefine ulaşılmıştır. Bu sayede ağların ve aslında kullanı- cıların haritalandırılmasına adım atılmış oluyor. Buraya kadarki kısım, uluslararası büyük firmalarda Ar-Ge konusu olup herhangi bir standart getirmeden, toplanan veri üzerinde yapay zeka algoritmaları koşturmakla yön buldu. Bir örnekle: Bir kullanıcı a, b, c ve d işlemlerini ağ üzerinden gerçekleştirsin. a ve b işlemlerini y geçidinden c işlemini z geçidinden d işlemini ise x geçidinden geçen cihazlar ile tamamlasın. Bunun yanı sıra bir başka kullanıcı e, f, g işlemlerinin hepsini z geçi- dinden gerçekleştirmiş olsun. Bu durumda c, e, f, g işlemleri ara- sında kullandığı ağ bakımından bir ortaklık görülüyor. İşte haritalandırma bu işlemlerde varsayımsal pazarlama yollarını tes- pit etmek üzere aynı ağ geçidini kullanan kişilerin işlemlerini takibe alarak kullanıcılarına (gerçek kişilere) yönelik bağıntılar kurmayı hedefliyor. Yapay zeka burada devreye giriyor. Bir pa- rantez... Gerçekleştirilen ve konulan hedefler bizzat Bitcoin şirketinin pi- yasaya sürdüğü ve yalnızca parasal değeri bulunan ve başka hiçbir niteliği bulunmayan kripto para birimini bu haritalandırmaya bedel olarak dünyaya sundu. Bundan pek azımız haberdardır. Yani aslında ağ trafiğinin ölçümünü ve haritalandırılmasını bir nevi Bitcoin satın alarak desteklemiş oluyoruz. Hatta öyle ki yapay zeka devleri bir iki yılda biraz bu nedenle ortaya çıktılar. Parantezi kapıyorum. Bunlar arasında sayabildiğimiz NVIDIA şirketi ise bir donanım şirke- tidir. GPU, yani grafik işlem üniteleri devrelerinin pazar payında önemli bir yere sahip. Bahsettiğim yapay zeka algoritmaları da vertex veya vektör gibi grafik tabanlı işlemlere sıkça başvurduğu için bu işlemcilere gereksinim giderek artıyor. Meslek açısından bakarsam, yakın gelecekte bu donanımların kendilerine has uygulama geliştirme dilleri ve ortamlarında mühendislerin yapay zeka uygula- maları geliştirmeleri bekleniyor. Big data patlaması ile gündeme gelen veri analitiği metodlarının bizde, yani veritabanları ile sınırlı kalan kısmında hangi yapay zeka gereksinimleri ile geliş- tirme yaptığımızı, bu gereksinimlerin sınırlarını ve yeni gelişen pazara dönük zayıflıklarını, kısaca yapay zeka teknolojisinin ca- zibesini bu alanda yeniden gözden geçirmek gerekir. Yoksa, donanımsal pazarını şimdiden ilan etmiş NVIDIA'nın GPU'ları ile on kat hızlı bankacılık transactionları yazmak istemiyoruz. Bir başka deyişle, elde bulunan veri analitiğini doğru düzgün yapalım diyerek giriştiğimiz işlerde "yahu, birde NVIDIA ve onu çevreleyen şirketlerin şu-şu yardımcı ürünleri varmış" diyerek geri adım attı- ğımız gün kaybetmiş oluruz. | Bir ihtiyacın yokluğunda herşey, Tastamam, demeğe vardırmadan yani, Ellerimizle suyun içine daldırdığımız, Oyunculukla ve mucizevi olay beklentisi içinde, Ortaya istem dışılıkla çıkmak üzere olan, Çıkması gereken, Ortaya çıkması gereken, Öyle zannettiğimiz, Kimilerine göre öyle bildiğimiz. Bildiğimiz, fakat beklentimizin beri tarafında, Aslen türlü oyunculuklarla bir duvar gibi O beklentiyi gözümüzde, Günümüzde, Ve dünümüzde, Büyütegelen. Bir hünerli dokunuş, hepimizin tek tek benliklerine İşlemiş ve çeşitliliği içinde sağır duymaz uydurur Gören gözler kör olur, Anlarsın ya, ne sen beni, ne ben seni Diye diye gerçekleşmesinden bir an önce oynadığımız, Tekil, yalnız ve bir o kadar umutlu oyunu, Çeşitliliği içinde unutageldiğimizi de unutup O hünerli dokunuşla sanki bir ilahi adalet tecelli edecekmişcesine Bu eşyanın, yani suya ellerimizle daldırdığımız Ve bir hünerli dokunuşla sanki bir ilahi adalet tecelli edecekmişcesine Eşya elden düşmek yerine Suyla birlikte yüzeye yükseldiğine, Hayatımızda birkaç kez de olsa, Tanık olmuşuzdur. Bırakalım bir kenara bu tılsımlı olayı, Gözümüzün önüne seren cismi eşyayı, ve hatta hünerli dokunuşları, Böylesi günler, mekanlar ve kişiler meydana yine bu şekilde geliyorlar. Bugün de onlardan biriydi. Haliyle anımsattı biraz, Suların dibinde, güneş üzerlerine vurdukça cevher gibi parıldayanları, Bir görünüp bir kaybolanları. Evet, suların dibindeydik. Öyle olması gerekir. Ortalıkta bir parıltı yoktu henüz. Görünüp kaybolan hiçbirşey yoktu. Beklediğimin aksine, renkler için- den grilik, gri bir örtü, yerden göklere uzanmış. Kapalı bir hava belli ki. Biraz meydana yürüyünce, bakışlarımda beliren gökteki açıklığın, onu da da- hil ettiği yüksek bir kubbe, kurşundan bir kubbe görüntüsüne kavuşuyor. Bu grilik yerdeki zorunlu aydınlıklardan, duvarlardan mesela, yada tabela- lardan yansıyanlardan, yer karolarından başka, bir de kalabalık, saydık- larımın aksine, dört yanından soğurur gibi karanlık ve tekdüze, uzaklardan uzaklara doğru giden karmakarışık bir birliktelikle, sürekli hareket edi- yor. Aslen karanlıktı desem yeridir. Yüzler, yakındaki yüzler dışında, du- varlar ve tabelalar ve şehir meydanını bir araya getiren insan icadı ne var ne yoksa daha aydınlıktı. Yakına gelen yüzler dışında. Bir tür rüya... Bu da yetmezmiş gibi, sert bir rüzgar meydana doğru yüksek binaların gölgelerinden bir o yana bir bu yana savurtturmaya başlıyor. Hani diyordum ya, hünerli bir dokunuşla ilahi adaletin tecelli edeceği beklentisi... Buna benzer bir beklenti meydanın tüm karaltılarına hakim oluyor, hareketlilik hızlanıyor, bahar serinliğini andıran hava birden kulakları uğuldatan bir soğuğa, meydanın üstündeki gri açıklığı kaplayan sis, anlar içinde kara bir buluta dönüşüyor. Bulutlar savruluyor kısacası hava da kararıyor. Öğle vakti bir anda gece karanlığına giriyoruz. Duvarlar saçak altları, tabelalar, bilmediğim bu karanlıkta pek güven vermiyorlar. Kalabalık herşeye rağmen buralara doğru çekiliyor. Bir durağın yanına gi- diyorum. Duraktakiler birbirlerine yakın kalarak, omuz omuza, sırt sırta ne olduğunu anlayamadan ayakta kalmanın peşine düşüyorlar. Ben de onlara katılıyorum. Sert ve soğuk rüzgar, bir anda içime işliyor, birkaç kişinin kalkanıyla ben de onlara kalkan olurum umuduyla öylece duruyorum. Büyük bir haranın ortasında uyuklamaya dalmış atlar gibiyiz şimdi, herkes eşyanın yokluğuna doğru koşuyor. Tuhaf! Bu sırada tipi başladı. Karlar bir yandan, her yönden üzerimize vururken meydandaki açıklıkta görebildiğim kadarıyla, yerden kalkıyor, binaların gölgelerinden dolanarak anaforlarla göğe yükseliyor, biraz yükseklikte du- ralıyor, sonra bir başka anafor onu birden meydanın öteki ucuna doğru sürüklüyordu. Öylece kalakalmıştık. Sorgulamanın fırsatını bulamuyorduk. Birbirlerinden soranlar ne sorduklarını dahi çabucak unutuyorlardı. Neden orada bulunduklarını, bir diğerinin neden orada bulunduğunu hatır- lamak istemiyorlardı. Buna uğraş verdiklerinde, zaten karanlık olan hava daha da kararıyordu. O gün orada bulunanlar neden orada bulunduklarını bilme zorunluluğunu kaybettiler. Bu bir ihtiyaçsa, onun yokluğuna gittiler. Yüzleri yakındı, çevreden daha aydınlık, hiçliğin içinden bir anda herkesi bir arada tutmaya yeten güç, her adımda kendisini hissettiriyor ve böylece o adımı atmaktan vazgeçiriyordu. Gelelim hünerli dokunuşa... Şöyle düşünün. Olup bitenlerin tutulmasıyla zihnim tamamen bulanıp karan- lığa gömülmüş, gözümün önüne hiç gelmemiş bir kararsızlık, atılacak veya atılmış tüm adımları kuşatmış, beklemeye zorluyor. Biri tezat biri merak olmak üzere o anda gözlemlenebilir bu kararsızlığı en şiddetli haliyle or- taya çıktığı tipi esnasında zihnimde dayanılmaz derecede tutulmaya uğra- yarak, donuklaşarak, bulanıklaşarak yaşadığımı itiraf etmem gerekir. İşte hünerli dokunuş dediğim tam burada. Durgun suya dokunmakla büyüyerek açı- lım kazanan halkalar misali, gökyüzünde bir tepe noktadan başlayarak hız- la gökyüzündeki karanlığı dağıtıyor ve uzun süredir beklediğimi zannetti- ğim aydınlık halkalar halinde bu konumdan açılmayı sürdürüyor ve kısa bir süre içinde masmavi, bir tek bulutun bile görülemdeği pırıl pırıl bir gök- yüzü, öğlen vakti şehre kavuşuyor. Aydınlığı aralayan başlangıç konumuna güneş yerleşiyor ve giderek ufalıyor, ufalıyor. Öyle ki her tarafa saçılmış sular yüzünden, ortalıkta gözlemlenebilen binlercesinden farksız hale geli- yor. Buz ve kar, ne varsa, kirle birlikte şehrin üzerinden, binaların, du- rağın, meydanın, oradaki kalabalığın üzerinden akıp gidiyor. Herkesin sırılsıklam olması gerekir. Şehirdeki göz alıcılık meydana, duvarlara, tabelalara tamda beklediğimiz gibi, tastamam oturuyor. İçten içe bir çığlık atıyorum. O baktıkları yerde çevremdekiler bir yanlışa düşmesinler diye. Yüzleri araştırmalarını dili- yorum. Hayal kırıklıklarım oluyor. Kimi aracına atlayıp gidiyor, kimi ıs- landığı için bu pırıl pırıl gökyüzünden kaçıyor. Kimileri öfkeli. Öfke- lerini anlayamıyorum. Kaçışmalara tahammülsüzlük olabilir, ancak konu kaçmak veya yüzleşmek değil zaten. En şiddetlisinden bir kararsızlığın yok- luğun içinden çıkan bir irade ile zihnimi, o bulanık ve tutuk zihnimi gökyüzünden farksız kılışında. Yoksa öfkelenmek veya bir başkasında görmek çok kolay. Nedenlerini arayıp bulmak da öyle. Fakat bu esnadaki akli ve kalbi faaliyetler kendi adıma söyleyecek olursam kuraldışı kalıyor. Oyun bile diyemiyorum buna, faydasını o oyunla birlikte yersiz ve yurtsuz bulu- yorum. Bir selamlaşmaydı, aradığım. Evet, birden sakinleşen kalabalıkta sukunetin bozulmasıyla yürümeye başladığım sokakta edindiğim ilk izlenimler bunlar. Pırıl pırıl şehrin ihtişamına kapılmamak için zor duruyorum. Biraz kendimi kurtarmam gerek, aynı duruma düşmemek için. Bir pasajı görünce ora- yı belliyorum ve çok uzaklaşmamaya karar veriyorum. Böylece gelip geçenleri izleme fırsatı yakaladım. Bu hayal kırıklığı böylece sürüp gidecek gibi geliyordu çünkü şehrin kalabalığı bildiği ve alıştığı durumuna geçmekte tereddütsüzdü. Zihnim pırıl pırıldı ve selamlaşmak istiyordum. Şehrin ihti- şamına kapılmamak için kendimi zor tutuyordum. Çığlığı üzerime yöneltmiştim anlayacağınız. Yüzler, yüzlere bakıp ne görebildiklerimi ve görebileceklerimi bir seferde ömrümün bütününe yayı- lan bir sınav gibi katarak onun bir parçası oldum. Hayatım boyunca bu denli doğruldığumu hatırlamıyorum. Evet. İşte böyle, bugün, anımsattığı üzere, böyle bir gündü. Kısa mı tutu- lur uzun mu bilmiyorum fakat bende uyandırdıklarının ve benden götürdükle- rinin yoğunluğunu ve hesapsızlığını bugün oradaki görece yalnızlığa tezat olacak şekilde, ona benzer bir bakışla buradaki çoğulluğuna bırakmak işten değil. Maksadım bugünkü çoğulluğunu ispat etmek olsaydı, akli ve kalbi sınırlarımı elbette aşardı. Ama mesela diyelim ki kişileri memleketin bir başka yerinde veya geçmişte gördüğümden daha çok ayakları üzerinde, daha çok yere sağlam basan bir durumda gördüğümü ve hatta bu kişilerin bakış- larının bana değdiğini, belki bir an için ama olsun, bana uzadıklarını görünüp kaybolduklarını söylesem ve bundan yola çıkarak bir başka hikayenin izini sürsem ve en sonunda da baharın tezahür etmekle yetinmediğini, onun uyandırdığı bakışın da tezahür ettiğini söyleyerek bitirsem, nasıl olur? Ama diyeceksiniz ki, bir selam alıp vermekle ilahi adalet nasıl tecelli bulur! Öyledir, doğru... Şöyle bir yoklayınca kışı geride bırakmak, Başarmanın yarısıydı gibi geliyor. Mesela, okuldan dönen çocuklar akşamüstü Hemen evlerine girmek yerine Sokakta yeni öğrendikleri oyunları oynuyorlar. Hava kararmaya yakın, soğuğun yeniden karanlık. Sokaklarda hüküm süreceğini umursamıyorlar. Bu sırada ben ve bu çocukların aileleri birşey farkediyoruz. Hemen uzaklaşıyoruz ondan. Erken, önümüz daha kış... Ne kadar tuhaf değil mi? Kış karanlığa giriyor belki de, bir süre daha Orada kalıyor ve sonra bitiyor. Gündüzler biraz daha rahat, rehavet içinde... Açık alanların cazibesi artıyor İçimi ısıtan bir sabahın özlemi bütün kış boyunca peşimi kovalamış Şimdi birazcık ben onun peşini kovalıyorum. Sonra o da yitip gidiyor. Koskoca yılda belki bir, bilemedin iki gün... Bundan da ötesi yok... Hal böyleyken bu kadar kuvvetle nasıl meydana geliyor? Kuvveti değilse bile demin söylediğim çoğulluğa nereden varabiliyor? Belki de hiç varmıyordur. Kıştan bahara çıkarken gözümün önüne serilen çoğulluk, sandığımın aksine topluca biz insanlar üzerinden gerçekleşmi- yordur. Şehirler iyi bildikleri durumlara geri dönmekte tereddüt etmi- yorlar, parklar biraz yeşillenip kalabalıklaşıyor, taze ürünler market- lere daha sık uğruyor, günlerin uzamasıyla gece sessizliğine girmek geç saatlere varıyor, giydiklerimiz farklılaşıyor. İlk aklıma gelenler bunlar... Fakat bu toplu göçün bir kişinin bakışında ve ondan dolayı tezahür ettiğini söylemek yanlış olur. Bu çoğulluk benden dolayı değil veya bir başkasının kişiliğinden temellenmiyor, fakat bize sunduğu açık seçik örnekler onun algıda seçicilikten öte, ondan daha kuvvetli, daha yavaş, daha sabırlı ve o kişinin etkinliklerinden ve bu etkinliklerin sonuçlarını alma dileğinin ken- disi üzerinden değil de dolaylı biçimlerdeki tanıklıklarla gerçekleşmesinden ve bu kişinin kendisini sorumlu saydığı herşeyin ona böylesi kişisel bir tanıklık yoluyla ulaşan sonuçlarından da bir bakıma yüz çevirmesiyle ve onu bir başka yerde daha açık seçik, daha belirgin gözlemleme sabrını göster- mesiyle gerçekleşebilir. Böyle bakınca, konu yine kıştan bahara çıkmak veya yazdan sonbahara girmek gibi tabiat olaylarından ayrılarak işte bu şehrin tereddüt etmeyen bir çarkı, dişlisi haline geliyor. Bunu kabul ettikte herhangi bir tezahürün kişiden temellenmediğini söylemek yanlış olur. Yanlış olan, bu kişisel tezahürün tabii yani doğal olduğunu söylemekdi. Ayrıca o örnekti. Kişinin kudretinin bile yol açabileceği dönüşümü temsil eden kuvvetli bir olay. Ayrıca hünerli bir dokunuşla tastamam gerçekleşmesi verilmiş söze övgüdendir. Bu söz selamlaşmak gibidir. İlahi adaletin tecellisidir. Tabiat önünde başlarını hayvanlar eğerler. Kişilerse en kararsız anlarında doğrulmak zorundadırlar. İşte Yakup Kadri Karaosmanoğlu da romanlarından birinde, yeni kurulmakta olan Cumhuriyet'in, dikkat edin, yeni kurulmakta olan diyorum çünkü romanın vurgusu tam burada yer alıyor, eldeki imkanlarla, veya savaş sonrası yetersizliklerle iyi kötü yetişmiş bir insanının Ankara'da bir köy ahalisinin üzerine serpilmiş ölü toprağını nasıl atarım diyerek ve bir yandan cumhuriyetteki, yani halktaki kararsızlığın, bir bina yükseltir gibi gerçekleştirilecek olan topyekün bir girişime karşı duyduğu ilgisizlikle onları başları önüne eğik, savaşmaktan mahzun hayvanlara benzetmesi bu anlamdadır. Bir söz alıp vermenin eksikliğinde cumhuriyetin kutlamalı coşkusunun ve özgürlük ve medeniyet vaatlerinin ötesinde bu iki taraf puslu ve karanlık, gri bir gökyüzünde öylece, suyun dibinde parıltılarını yitirir gibi kalırlar. Söz alıp verememe durumu öylesine şiddetlenir ki, cumhuriyet aydını, yani romanın başkişisi, karşısında bilmediği, anlamadığı, anlayamayacağına kanaat getirdiği bir topluluğun onda bıraktığı derinleşen izlerden dolayı intihar eder ve roman biter. Şşt! Susst! Bak, buradayım, hiç bozuntuya verme, romanı bitirdim. Bu bir-denbire aramızda gelişen sıcak yuva içtenliğini de yitirmek üzereyim. Ama roman bitti! Tamam! Bak ne kadar sorguluyorum, beni de sorguluyorlar ama şimdi onu kalkıp nereden anlatayım, bin türlü karanlığın içinde hangi genelleşmiş üslupta, konusuna çivileyim? Böyle şeylere imkan yok, sen de çok iyi biliyorsun. Roman bitti. Hem hangi üstün zeka parıltısıdır ki yüzlerce sayfa boyunca bir ömrünü adadığı davası uğruna, tutarlılığını zerre kaybetmeden, çelişmeden, hem de karşısındakini kırmadan, usandır- madan, anlatabilir? Hem anlatsa n'olur? Derdine kim çare bulabilir, değil mi? İşte bu yüzden sana tavsiyem, bu adını koyamadığım satırların arasında hop ileri, hop geri giderek kendini ve beni yorma. Sıkıldıysan bırak! Sonra canın isterse bıraktığın yerden devam et! Mesela burada bırak! Hem belki ben bu sırada konuyu değiştiririm. Böylece unutkanlıkla gele- bilecek bir çatışma aramızda cereyan etmez. O bir önceki sayfada kalmıştır. Ama yemin değil ki bu, belki yine karşına çıkar, çıkınca sıkılmamaya çalış, belki başka bir kalemin yazdıklarıdır mesela, bakarsın okurken aklına ben gelirim, sanki kaldığın yerden okurmuş gibi oradakini bura- dakinin önüne getirirsin. Benden önce yazılmış metinler vardır; o sözler tam da bu metnin başlangıcına hatta belki sonuna uygundur. Onları okuduğunda bir kıyas kurma çabasına girersin ama konu mu önceydi yoksa zaman mı, bilemezsin. Dediğim gibi belki tam bu metnin başına uyar uyunca bu uygunluk sana zaten ucuz gelir, gelir ama kanarsın işte... Hepsi bir araya gelir gibi mutlu olursun veya teselli bulursun. Sonra yine zaman aklına gelir, okurluğun dayanılmaz çatışması. Merak etme, kalem tutmak da öyledir, dayanılmaz bir çatışması vardır. Öyle ya, koskoca dünyada pek azıyla yetindiğin bu mecranın hüküm sürenlerini tartışmak sana mide bulandırıcı geliyordur. Gereği yokdur. Çokluk karşısında deh- şete düşersin, ama geçmiş zamanların şairlerini bilmemek seni çokluğun önün- de suçlu durumuna düşürür. Çaresizce hepsini silip atmak istersin. Yani bulamıyorum... Karar senin. Anaforum dememde bir sakınca var mı? Anafo- rumun şairleri, belki bir kısmı aramızda ortaktır, birer tuğra gibi mesela, imgeleri açık seçiktir ama anlam vermek adamı yorar, bitirir, bitmesin diyerek tuğraları toplamak geçer içinden. Bir hevesle... Belki şairler de böyledir ama senin umurunda değildirler. Böyleyse, yani durum buysa, selamlaşmanın zorunluluğu sende bu bahsetti- ğimden önce belirmiş olmalıdır. Yani, baharın anaforuyla şairinki bir olmaz. Bak yine bitirdim. Kısacası bulamıyorum senin ne zaman duraksadsığnı, konularıımın öncesinde, sonrasında, arasında bendeki hangi kusursuz zeka parıltısıyla bulabilirim ki? Mesela desem ki Belçika'da kızlar kadınlar selam alıp veriyorlar. Ne diye- ceksin? Şairliğin yokluğumudur, yoksa bahar mı? Ben bakıp bahar görüyorum, mesela kuşak kuşak oraya, gurbete yerleştikçe oranın dertleriyle haşır neşir olmanın kabalığını, yani bizde çözüm arayışlarının düz hesaba varmadan önce bize getirdiklerini, bu akılsız Avrupalıların gözünün içine soka soka daha ne kadar anlatacağız diyerek gizli gizli söylenmelerini ve bu sayede orada kurulmakta olanın tanıklığıyla bizdeki kabalığın temizliğini saflığını biri diğerine örtüştükçe, benzetiyorum. Benziyor, n'apayım! Yani kadınlar ve kızlar selam alıp vermeseler daha iyi olur. Zaten düz hesap budur. Az buçuk kadınları tenzih ettikden sonra bir bakalım elde ne var, okurluğu yetersiz kaldığı için suçladım. Daha doğrusu okur şairleri bilmediği için suçlandı. Daha doğrusu şairleri bilmediği için suçlanabilir. Benzer şekilde yazmak da böyle. Övgüye pek yer kalmadı. Bunu şimdilik selamlaşarak telafi edebiliyoruz. Bir de ne vardı dur bakayım? Önce mi okudum, sonra mı? Evet. Bu da önemlilerden biri. Bu konularda yeterli açıklama verebildiğimi sanmıyorum. Romanı da bitirdiğime göre elim kolum bağlanmaya başladı. Tüm olup bitenlerin bir kişinin bakışından dolayı tezahür ettiğini söylesem, belki olur. Tüm olup bitenler, bir kişinin bakışından dolayı tezahür ederler. Bugün de onlardan biri. Onlardan biri dediğim için bana anımsattığı günü demin yaptığım gibi sana anlatmaktan ziyade, bugün, eğer doğru kullandıysam bir açıp bir kapayan havadaki kararsızlığın şiddetini, bu dolaylılıkta soruşturmaya, bir büyük soruşturmaya benzetmek istiyorum. Hem Belçika daki gurbetçiler de böylelikle bu soruşturmadaki yerlerini bulabilirler. Bildiğin gibi büyük soruşturma, yani Büyük Engizisyon, karanlık Avrupa çağının örtüşmeleriyle doludur. Avrupalılar bir yolunu bulup bunu ve- rilmiş sözün övgüsünün istiaresine getiriyorlar. Halk jüri midir? Öykünerek halk olmak hangi suni ve batıl yapıtaşıdır? Öykünmek benzemeye yol açmıyor. Bunu en çok kendimden biliyorum. Örneklerini biri anlatırsa oradan alıp üzerime kondur. Bir büyük soruşturma ki öykününce adı değişmiyor, fakat benzeşimi ortadan kalkıyor. Halk jüri midir? Büyük konuşmak olmazsa, halkın jüri olduğunu zannetmiyorum. Gel gör ki benzeşimi ortada yok, Allah'tan adı var, soruşturma, sorguya çekilmenin adı değişmeden bizdeki hukukta yer bulmuş durumda. Böylece olaylar gelişiyor, bugün de böyle bir gün işte. Esenlik dilemenin övgü- sünden istiare soruşturmalar havada uçuşuyor. Biz ne konuşuyoruz ya hu? Biz ne konuşuyoruz! Bu, hangi şairliktir ki, ondan öncekilerin ve ondan öncekilerden habersizliğinde suçlu gibi soruşturulmaktadır. Bu ne denli bir öykünmedir ki sanki soruşturulan şair değildir de halktır. Bu ne denli bir benzeşimsizliktir ki bütün beklentiler kararı halkın alma- sından yanadır. Halk jüri midir? Öykünerek halk olmak hangi batıl yapıtaşıdır? Ama mesela diyelim ki kişileri memleketin bir başka yerinde veya geçmişte gördüğümden daha çok ayakları üzerinde, daha çok yere sağlam basan bir durumda gördüğümü ve hatta bu kişilerin bakışlarının bana değdiğini belki bir an için ama olsun, bana uzadıklarını, görünüp kaybolduklarını söylesem ve bundan yola çıkarak bir başka hikayenin izini sürsem ve en sonunda da baharın tezahür etmekle yetinmediğini, onun uyandırdığı bakışın da tezahür ettiğini söyleyerek bitirsem, nasıl olur? Ama diyeceksin ki, bir selam alıp vermekle ilahi adalet nasıl tecelli bulur! Öyledir, doğru... Pşşt! Pşşt! Buradan! Buradan... Sakın bir yere ayrılmayasın. | Evliya Çelebi günümüzde yaşasaydı nasıl olurdu? Açıklamak söz konusu olunca bir başlangıç olarak selam alıp vermek benim nazarımda zaten ilahi adaletin tecellisi. Peki Evliya Çelebi, ilahi kudret, ilahi adalet çevresinde dönüp dolaşan olayları neden bu kadar iç içe, iç içe geçmişliğin güzelliğinde anlatıyor? Halbuki açıklama, açımlama dışa dönük görünüyor. Çok kestirme bir bakış olmayacaksa Evliya Çelebi'nin anlatısının açıklama- sının, açımlamasının daha çok, tümevarımla adını koyamayacağımız bir kapan- ma, yani yine iç içe geçme olduğunu söyleyebilirim. Düpedüz rüyaların akta- rımı olduğunu dile getirenler de var, kaldı ki, dünyada yapıp ettiklerimizle kıyaslayınca, seyahatnamedeki durumlar ve olaylar ve kişiler, kapanarak birleşme eğilimindeler. Hal böyleyken o günümüzde yaşasa nasıl olurdu, diye sorunca aklıma ilk olarak benim varlığım, geliyor. Varlığım üzerine düşünmek yerine başka alışkanlıklar edindiğim ve bu alışkanlıkları daha faydalı bul- duğum için bir seferde yolculuğum son buluyor diyebilirim. Fakat kapanmak söz konusu olunca seyahatnamede kendisini iyiden iyiye belli eden ilahi kudret pek ala benim üzerimde etkili olabilir ve hiç söze gerek bırakmadan beni o kendine has kapalılığına çekebilir. Bu da olsa olsa rüya aleminde olur, cismen kapanmak yok oluştur ki bildiğim kadarıyla söz konusu değil. Tesadüf ki kapanmanın, böylesi bir kapanmanın rüyasını dün gece gördüm, önce bu rüyayı iyi kötü anlatıp sonra Evliye Çelebi'ye dönelim. Rüyayı görmeye başladığımda bende uyandırdığı his aradan yıllar geçtiği oldu. Bu bir tür rahatlama gibi, ihtiyarlığa varmaktan ziyade gelmiş geçmiş acıların son bulması, nihayete kavuşması gibi... Ve buna eşlik eden bir ilk yöneliş, özgür irademle tercihe bırakılmış bir doğrultu, beni hemen karara zorluyor. Rahatlığı tercih edebilirim, ediyorum nitekim ve geçmişte bırak- tığım yıllara sürekliliği ile eklenmeye devam ediyor. Sonra bir adam beli- riyor ve çevremde bir tartışma başlıyor. Tartışmaya katılmak yerine adamın görüntüsünün cazibesine doğru gidiyorum. Bu cazibe, bildiğiniz görüntüdür aydınlık, siyah beyaz, başında şapkası ve kabanıyla, tıknazlığı belli ol- mayan bir adam. Başını hafifçe eğerek sigara yakıyor ve sonra birden kaybo- luyor. Bu sırada uzun sakallı, biraz hayvana benzer bir başka adam sureti sigarasını yakan adamın cazip görüntüsünü, bana doğru içkin kalacak şekilde gövdemde duyabildiğim bir tür darbe veya vuruşla kuvvete bindiriyor. Rüya- mın bu ucu dediğim bölümü tamamen bana özgü kalıyor veya kuvvetinden dolayı bana özgülüğüne teslim oluyorum. Fakat teslim olmadan önce çevremdeki tartışmayla hayat bulan bir hareketlilik sigara yakan adamla bu suretin arasında kımıldıyor. Bu sırada ben, veya varlığım, anlattıklarıma anlat- tığım kadar seyirci kalamıyorum, elbette. Bu darp veya vuruşla birlikte bana bulaşan katılığın ardındaki hareketliliği çevremdeki tartışmadan esinlenerek, uzak düşmemek üzere, biri içerde diğeri dışarda görünen iki adamdan birine bağlayacak şekilde bir karar daha vermem gerekiyor. Geç- mişte kalan, hızla geçmişte kalan yıllarımın bana sunduğu rahatlığı ebedi sanarak, rahatlığıma içkin bu ruh halinden ayrılma zorunluluğunu diğerleri ile birlikte bir mesafe olarak algılıyorum. Rüyada hatırlanır mı demeyin hatırladım! Bu mesafeyi, yine bana yakın bir çevrede ve bunlara benzer görüntülerle yarıda kesilerek, sanki bir satıh daralır gibi, bana özgü- lüğünden vazgeçmenin imkansızlığında, terkettiğimi. Hatırlayınca aklıma hırslılığım geliyor. Yanıbaşına hayalperestliğim yerleşiyor ve böylece bir doğrultuya vardığımı sanıyorum. Ama bu kez de özgüven yoksunuyum. Biraz yoklayınca, iyice derinleşmiş bir korku, tüm yüreğimi bir anda kaplıyor. Bunun üzerine kadınlar cinselliklerini ortaya koymaya başlıyorlar. Böylece hayalperestliğim de güdük kalmış oluyor ve onlar gibi yaşadığım ve orta- lıkta hiç görünmeyen adamlar bu durum üzerinden ahkam kesmeye koyuluyorlar. Ahkam kesmekte haklı buluyorum onları çünkü hırslarına hayalperestliklerini sıkı sıkıya bağladıklarını bu korkulu pencereden görebiliyorum. Böyle bakın- ca sigarasını yakan adamın cazip görüntüsüne doğru sıçramak geçiyor içimden. Ama kader işte, o hayatı ben bulamadım ve yaşamadım, bir önceki tekrarında buna benzer bir sıçramaya rastlamadım, düşüncesi ile, hızla geride kalan yılların, yani sonlanmakta olanın rahatını serinkanlılığıma yorarak hırsıma sarılıyorum. Verdiğim karar bu... Hemen ilan etme fırsatım oluyor, böylece kadınlar duralıyor biraz. Hırs da neymiş ki? Hırs değil kızım, hayaller diyorum, anlamıyor. O da ahkam kesen adamlara katılıyor. Dediğim gibi, buna benzer olaylar bügün de başımdan geçti. Malum hatırlattı biraz. İlahi kudret ve tecellinin hayalperestliği ne zaman ve nasıl karşı- mıza çıkardığına şaşırdığımı rastlantısıyla dahil eden bir olay, mesela. Akşam olmuş, pek huyum değil ama, pilavcıdan çıktığım için karanlıkta biraz oyalandım ve böylelikle duraklara geç varmışım. Sonra otobüse bindik ve yola koyulduk. Artık havanın serinliğinden midir nedir, çevredeki zifiri karan- lıkla birlikte hareketli aracın sallantısı, birden bire uzun bir yola çık- mışız hissini bende uyandırdı. Başladım kurmaya... Kaptana seslendim, kaptan dedim, bizi şöyle şehrin dışına doğru, memleketin uzak bir beldesine kaçırır gibi götürsen? Allah! Çok keyifli. Katılmamak elde değil. Şöyle gece boyunca ıssız duraksız bir yolculukta, dilediğimiz yerde mola versek, hem tanışırız. Böyle söyleyince iyiden iyiye sürücülüğüne bindiriyor işi, biri daha oluru verse alıp bizi gidecek, ıssız tırmanışlara, ormanlara, yol gittiği kadar vadilere dalacak. Sabahın ilk ışımasıyla da eve dönmüş oluruz, nasıl? Nasılı Evliya Çelebi'de! Buradan selamlar, saygılar. Ve aleyküm selam. Ve min allahüttevfik. |