Yeryüzünü saran ölümcül Covid-19 hastalığı yüzünden tüm dünya korkuya
kapıldı. Alınan öncelikli ve hayati önlemlerden sonra politik küre-
deki çalkantılar bu önlemlerden dolayı dünyayı bir adım geriden ta-
kip etti.
Bu nedenle 2010'lu yıllarda savaşa girişen Ukrayna ve Rusya'nın bu
kez savaşın diğer taraflarını da dahil etmek üzere sıcak çatışmayı
adım adım büyüttüğünü ve tarafların giderek kutuplaştığını gördük.
Bu sırada NATO'dan yapılan açıklamalara göre Ukrayna Rusya'ya karşı
destekleniyordu.
Bu açıklamaların ardından bir NATO ülkesi olan Türkiye'nin özellik-
le askeri sevk ve müdahaleye onay veren NATO kararına olumlu oy
kullanmasının nedeni tam o sıralarda Yunanistan'ın ABD ile yaptığı
silah anlaşmasıydı. Yunanistan satın aldığı F-35'lerin bir kısmını
teslim almış, bu sırada yeni bir satın alma antlaşması için ABD ile
masaya oturulmuştu. Yine bu sıralarda hükümet, F-35'ler yerine NATO
müttefiki ülkelerden bir silah alımı yapabilir miyiz diye düşünü-
yordu. Halbu ki bu karardan vazgeçmek çok kolaydı. ABD bu gidişe
dur diyebilmek için İsveç'i NATO'ya dahil edecek bir kararın Türkiye
tarafından onaylanmasını istedi.
İsveç NATO'ya katıldı.
Bu sırada Ruslar İskandinavya ile irtibatlarını kesmek istemedikleri
için Ukrayna'ya saldırmaya devam ettiler. İsveç'in katılması ile bir
nedenleri daha olmuştu. Hatta Belarus'ta sıcak çatışma yaşandı.
ABD yönetimi, NATO ile birlikte Ruslara karşı kademeli silah desteği
sunduğu Ukrayna ve lideri Zelenski'nin arkasında durmayı sürdürdü.
Ukranyna böylelikle Rus topraklarını işgal etmeye başladı.
Ve nihayet, balistik füzeler karşılıklı kullanıma girerek Rusya'nın
nükleer silah kullanımıyla ilgili doktrini değişikliğe gidilerek
onanmış oldu.
Rusya'dan gelen açıklamaya göre bundan böyle Ruslar bu doktrinin
onanması ile birlikte topraklarında tehdit oluşturan doğrudan veya
dolaylı herhangi bir taraf veya üyeliğe karşı nükleer silah
kullanabiliyor.
Yani, Rusların yakın durmak istediği İskandinav ülkelerinden biri
olan İsveç'i NATO'ya katan kararı Türkiye tek başına vererek bir
yanlışa sürüklenmiş oldu.
Bu kararın NATO'da tek başına Türkiye tarafından üstlenildiğine dair
haber ve yayınların anlatmak istediği tam da Rus topraklarında
geçekleşen işgali gerçekleşmeden biraz önce öngörmüş olmalarından
ileri geliyor. Bu bakımdan NATO içinde de bulunan bu görüşlere önem
verilmelidir ve hatta Rusların toprak bütünlüğünü savunan bir hükü-
met açıklaması ile hemen ardından NATO ile ilişkilerimizi yeniden
gözden geçirmemiz gerekiyor. Şöyle başlanabilir: İsveç kararını tek
başına Türkiye'ye bırakarak NATO ülkeleri neyi amaçlamışlardır?
Erk sahiplerinin güçlerini ilan ettikleri bir dönemde, devletin su
kaynaklarını el altında tutmasının günyüzüne çoktandır çıkmış ol-
masını bir fırsatmış gibi bilerek, yüzyıllardır kurdukları şehir-
leri yok sayarca bu gücü ilan etmenin yolunun, inandıklarının aksine
bir terörist elebaşısından geçtiğini gözden kaçırarak ve
böylelikle ısrarla peşine sürüklenerek, bir halk, sonradan
öğrendiğime göre bu işi, yani
su kaynaklarını devlet yerine, kurdukları şehirler yerine bu tek
ve zavallı adamın, bu teröristin tekeline geçirmek gibi boş bir
sevda ile, şehirleştikleri coğrafyalarda unutkanlığa bırakmışlardı.
Yani içlerinden pek azı erk sahibi olduğunu anlayabildi. Düşünün
ki tüm yeryüzünün doruk noktası sayılan dağların bir yamacına otur-
muş kıtaları, onları orada tutmaya yetmemiş, ve bulundukları yerden
bir nehri takip ederek o suyun kaynağına doğru, yani o görkemli dağ-
ların öbür yamacına doğru götürmüştü. Yüzyıllardır, bu coğrafya üze-
rinde şehirler inşa etmişlerdi. Bu şehirlerin birer erk unsuru
olduklarını unutkanlığa bıraktıkları için, bir varsayımsal hak olan
su kullanımının devlet yararına olması bu halkın aklına aynı nedenle
gelememişti. Evet, gerçekten de öyle, su kaynağına bir türlü
varamamışlardı. Yalnızca kullanmakla yetinmişlerdi. Halen de böyle-
dir. Bundan şikayetle her yanı ateşe vermenin ne anlamı var bile-
miyorum.
Suyun kullanımı, sahipliğinin varsayımıdır, bundan ibarettir. Su
kaynağının sahipliği ise devlet tekelinde tutulmak zorundadır, aksi
takdirde tıpkı Afganistan'da, Pakistan'da olduğu gibi sonu gelmeyen
savaşlar yüzünden, koskoca bir kıtanın en hayati nimeti durumunda
bulunan bir nehrin kaderine benzemekle mahkum olur. Kısacası fela-
kettir, dünyanın sonudur.
Bir terörist yerine, sırf bu ve buna benzer talepleri karşılamak
adına belediyelerimize kayyum atamak da çok farklı değil; bu terö-
ristin davasını, savaşarak yok etmek davasını boşu boşuna, inkarla
haklı çıkarmaktan başka bir işe yaramaz, ki felakettir, adından
hareketle memleketin sonudur.
Ya, işte Yalın Bey, görüyorsun değil mi, hayat bizi nerelerden nere-
lere getirdi. Bir yandan böbürlenmek ve olur olmaz ayaktakımına
posta koymak üzere yemin eder gibi, yüzlük adamlar olduğumuzu sana
ilan eder iken, şimbi babasız bıraktığın çocuklarının bakımını üst-
lenen iyi niyetli ve azimli ve çabalamaktan vazgeçmeyen, birer ka-
rınca gibi senin evlatlarını barındırdıkları bir yuvayı, yurdu, ta
uzak tepelerde tutmalarından temelli üzüntümü ve kederimi şimdi sa-
na nasıl anlatayım? Allah rahmet eylesin.
Toprağın bol olsun. Geride bıraktığın evlatlarından büyüğü, onu el
üstünde tuttuklarından habersiz, yaşayıp gidiyor. İlerde onu bek-
leyen ayrılıklardan, kıyamet habercisi gök gürlemelerinden, şakak-
larına düşecek yıldırımlardan, ve dünya hayatının fani olduğunu
yüzüne vuracak bir kalabalıktan habersiz, masumca ona iletilen
hediyeleri kabul ederek uyukluyor. Hatta belli ki tek seçeneği bu.
Kızıyorum haliyle, napayım, bizim "mıntıka" kızıyor. Her biri, sı-
rayla daha fazla ne söyleyeceklerini bilemeden yanından öylece
ayrılıyorlar. Biri incitmeden bir söz açayım, usulca ayıktırayım
dese, ahkam kesmenin vicdan azabıyla kasıp kavruluyor. Bizim
mıntıka böyle Yalıncık. Yine, sana yaptığımız gibi, ne söyleneceğini
bilemeden yanından ayrılıyoruz.
Ukrayna'ya, NATO'ya, Ruslara, sonra ne bileyim, ilgin vardıysa tay-
falara, Güneydoğu'ya, ağalara, susuzluğa, bu çirkin meselelere hiç
değinmiyoruz. Allaha ısmarladık.
Bir yeşil örtüyle kaplı, yeryüzü değil, gövde
Birimiz, yukardan bakıyor sanki
O mu, ben mi, belli olmuyor
Bir ağaç gölgesi yardıma yetişiyor yetişmesine
Fakat bu sırada parıltılı bir güzellik yitip gidiyor
Gözlerim kararıyor, belki yüzüm, hatta bütün gövdem kararıyor
O mu, ben mi, belli olmuyor

Sanki birimiz yukardan bakıyor
Yeryüzüne değil!
Ayrıca yeşil örtüyle kaplı dediğime bakma, örtü dediğim yelpaze
Örneğindeki gibi bazen açılıyor
İhtişamlı ve sergide
Bazen, gölgeye meydan okuyarak, kimbilir
Derdest olup ayaklanıyor
Ayaklanıyor, derdest olup
Halbuki
Ayaklanan
O mu
Ağaç mı
Belli olmuyor
Bir ilkokul. Mahalle veya köy olabilir. Açık bir gökyüzü olduğundan
seçimler yaza yakın yapılmış.

Seçim öncesi kimi aileler ev içinde eş dost sohbetleriyle görüş alıp
vermişler. Bir de sokaklar var. Sokakta hemen anlaşmak daha zor.
Bulunduğu yerde bir gündemi var. Bu keşmekeşten fırsat bulup sandık
başına uydurulmuş olaylar geçmişte yine o sokakta yaşandığı haliyle
aktarılıyor, veya hiç olmazsa olayın kendisi tekrar ediyor. Bu bir
tür şehir sözleşmesi gibi, seçim dönemine, partilerin propaganda
dönemine daha girilmeden önce, çok derinden ama kuvvetle yaklaşan bir
kader şehri hakimiyeti altına alıyor ve bu hakimiyetin yol verdiği
günlerin ışıklarında, ister sakarlıkla, ister kasıtla veya önlemle,
ister fırsat kovalar gibi, ta evlere varıncaya değin, geceleri
uykulara egemen olan bu iklime usul usul giriliyor. Şehir, bildiği-
niz bir merkez çevresinde tavaf edilen bir mekan durumuna geliyor.
Özellikle gençler, memleketin gidişatından endişe duymaya başlıyor-
lar. Bu dönenip duran, yer değiştiren iklimin hangi ucundan
tutacaklarının bilgisini, dilden dile anlatılan olaylarda yeniden
kurgulananları, bir tek içlerinde yaşattıkları sevdaları uğruna
gerçekleştirmek dileğine sımsıkı tutunduklarından ve onu sırf bir
seçim uğruna kaybetmemek için kaçışıp duruyorlar. İçleri sıkılıyor
gece uykuları midelerini bulandırıyor. Sonra onları birileri
yakalarından tutup çekiyor. Çekince rahatlıyorlar ama koskoca
şehrin ortasında durmanın huzursuzluğu o derin ve kuvvetli kadere
eklemlenmiş oluyor biraz. Bu sırada onlar unutuyorlar veya unutmak
zorundalar. Nitekim sokakta dert anlatmanın koşulları belli, bir
başka yolu yok. Bunu da bilen biri var elbette, o da hemen yanı-
başında, bir başka zaman olsa yanından geçerken laf atıp arkadaşları
ile ona karşı ve ona muhalif bir egemenliği orada ilan edebilir,
ama bu kişi ona tahammülsüzlüğünün bildiğimiz oy pusulası olduğunu,
sandık başında dönen başının çok da ciddiye alınmayacak, devlete
ve orada hazır bulunan seçim kurulu üyelerine dair bir yanılsama
veya yansıma olduğunu, tıpkı bir zamanlar onun da başından geçtiği
üzere anlatıyor. Böylece onlar hatırlamış oluyorlar. Benzer durum-
larda başka öyküler, seçim öyküleri anlatanlar var. Bir de, oy
kullandıkta yaşadığı baş dönmesinin ağırlığı ile eve kadar giderken
hastanelik olanlar var ama konu tıbba dayanmasın diye bunun yerine
belediye ihaleleri, çöplerin toplanması, sokaklara taş döşenmesi
suların temizliği gibi her şehrin vazgeçilmez dönüm noktalarını
oluşturan olaylar, memleketi yönetecek kişileri seçmek üzere ipuçları
versin istemiyle konuşuluyor.
Halbuki biri bir fırsatını bulsa, yumsa gözünü açsa ağzını, bir
dinleyeni yol göstericiliğinde yakalasa, tek cümle ile işin içinden
çıkar. Bundan en çok gençler olmak üzere herkes emin. Ama olmuyor.
Derin ve kuvvetli kader bu, olaylar yaşanıyor, konuşulanlar mekan
değiştiriyor. Hep tekrarla... Önceki seçimlerde oy kullanmış tec-
rübeli kişiler ve onlardan daha kıdemlileri, bir yolunu bulup ta
seçim gününe kadar amel defterlerini kapalı tutmanın yolunu bulu-
yorlar.
Aileleriyle birlikte olanlar müdahalesiz kalıyor sanmayın! En basi-
tinden evin gündemini seçime alet olması bakımından bertaraf etmek
sokak için çocuk oyuncağı gibidir. Yine orada, yani sofralarında, veya
televizyon karşısında yaklaşan seçime odaklananlar, iyi niyetle bir
büyük anaforun, yaklaşmakta olduğunu sandığımız, halbuki aslen bir
açık deniz mesafesinde kişiliklerle estirilen bir anaforun, siyasete
dahil edilmiş kanaatlerini ölçüp tartarak şu kişiyi buna, onu şuna
tercih etmenin açıklamasını ve parti düzeyindeki konumlarını ve bu
düzeydeki çatışmalarını bir süzgeçten tekrarla geçirerek tarihsel
bağlamında seçimin getirdiği huzursuzluğu üzerlerinden atmaya
çabalıyorlar.

Şimdi, olup bitene bir bakınca, şehri tavaf ettiğimizi ve bundan da
öteye pek geçmediğmizi söyleyebilirim. Zaten seçimler böyle karşı-
lanır. Yoksa, fırsatla, kasıtla, önlemle, sakarlıkla asla karşılanmaz.

Bir de yine seçimlerden önce şehri tavaf etmekten başka, freni
boşalmış, yükünü yüklenmiş kamyon misali son sürat girmek zorunda
kalanların ev ve çalışma hayatları aksamanın dışında, bekledikleri
müdahaleye, yani seçime yenilik katma isteklerinin zamanın akışına
ters mantıklı, kıdemli bir seçim mağduru tecrübesiyle kavuştuklarını
söyleyebilirim. Ayrıca bu türden kişilik bozuklukları, siyasi
temellerinden itibaren temsil edildikleri kişiler tarafından toz
alır gibi kolaylıkla giderilir, gelin görün ki bunu seçim mağdur-
ları daha iyi bilirler.

Tüm bu olup bitenlerin siyasi yelpazede sol siyasetten muhafaza-
karlığa bir kavim göçü gibi ulaşması, yukarda değindiğim deniz
aşırı kişiliklerin anaforlarında, yeryüzünde, tıpkı şehri tavaf
ederken şu genç gibi kaçışıp gidenlerinkine benzerlikle
yitirdiklerimizin büyük bir hırsla ve çabucak bir araya getirilme
çabasındandır.
İstanbul'un fethedildiği 1453 yılına kadar Osmanlı İmparatorluğu'nun
kuruluş döneminde olduğu resmi tarihte kayıtlıdır. Resmi tarih derken,
bugün okullarda okutulan, sınıflar için ayrıca derlenmiş tarih dersi
kitaplarını anlıyorum. Bununla birlikte, tahrif edilmemiş bilgiler
ışığında hitab ettiği kitleye tarihimiz hakkında bilgiler sunan bu
kitapların dışında, Cumhuriyet döneminde, özellikle yazılı kaynak-
ların çoğaltılması, erişimi, ve içerdikleri konular bakımından
çeşitlilikleri hızla ve kabaca söyleyecek olursam devletin elinden
ve denetiminden çıkmıştır.

Bunu anlamak için bugüne kadar yargı tarafından kapatma kararı veri-
len gazetelere, dergilere, tutuklanan veya hapse atılan gazetecilere,
edebiyatçılara, kısacası yazılı basına dair cezalı durumlara baksak,
herhalde bugünün görsel medyasının da çalışanlarıyla birlikte, biri
geçmişte, diğeri fiili durum olmak üzere üç aşağı beş yukarı orantılı
bir sayıya ulaşır! İşin şakası bir yana, benim derdim dünden bugüne
yazılı kaynakların baş edemediğimiz bir karmaşa düzeyine ulaştığını
göz önünde tutmak.

Buradan hareketle, mesela, diyelim ki bir vatandaş, derlenmiş bir
Aşıkpaşazade Tarihi'ni, marketten ekmek alır gibi alıyor, okuyor
sonra bakıyor ki; aa, demek bizim kuruluş tarihi diye bildikleri-
mizin içinde daha önce okuyup bildiklerimizden başka bilgiler yer
alıyor. Örneğin, Anadolu Beylikleri'nin, Osmanlı Devleti'ne son
kararları bırakmadan evvel yaşadıkları siyasi çatışmalar, kimi zaman
kurulan pusular, Türklere özgü güç ele geçirme arayışlarının yol
açtığı adam öldürmeler, tuzaklar vesaire. Bu vatandaş bunları okuyor
ve "Allah allah" diyerek şaşırıyor! Bu şaşkınlığı Cumhuriyet döne-
minde yaşıyor, unutmayın. Sonra mesela diyor ki "yahu, bu olayların
18. yüzyılda ortaya çıkan Celali isyanları ile ne farkı var?" Bakı-
yor, bulamıyor, bulamaz çünki. Öyle bir kıyaslama yok. Diyor ki,
"eee, bizimki de beylik değil mi?" Şimdi, bu bizimki de beylik değil
mi deyince bir cevap vermek gerekiyor. Sizin cenazeniz, bizim cena-
zemiz ayrımının tam göbeğinde durmanın yanında, 18 ve 19. yüzyıl-
larda yaşandığı için Celali İsyanları, bu vatandaş Osmanlı
İmparatorluğu'nun devraldığı hilafete sorgulayıcı bir bakış atıyor.
Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman'ın, yani yükselme devri
padişahlarının, hilafet İstanbul'un fethinden sonra devralınmasıyla
birlikte sonrasında gelen duraklama dönemi yüzünden sürdürülmesi
adına yalnız kaldıklarını bile isteye gözardı edebiliyor, neden,
çünkü Cumhuriyet döneminde yaşıyor ve diyor ki kendi kendine, "yahu
biz Muaviye miyiz, Ebu Süfyan mıyız, ne diye hilafete boyun eğelim.
Eğmeğelim, isyan edelim", diyor. İşte biz bunlar gibi değiliz dedik-
leri Muaviye ve Ebu Süfyan da tıpkı bu vatandaş gibi isyan etmiştir.
Onlar da İslam tarihinin bir parçası olan Hariciye'nin bir kolunda
önlerine geleni kasap gibi doğramışlardır. Bu vatandaş da farklı
birşey yapmıyor, Osmanlı Devleti'nin kuruluş dönemindeki diğer
Anadolu Beylerinin iç çekişmelerini, öylesi bir kuru hilafete
peşkeş çekiyor. Kimdir bunu yapan, Abdullah Öcalan'dır. Bu terö-
ristin gölgesinde boku çıkan halifelik değil, selefiliktir. Selefi-
liğin en sefil hali Abdullah Öcalan'dır. Halifeliği ayrıca merak
edenler Dürziliğin Hikmet Risaleleri'ne, Mesnevi'ye baksınlar.

Orada yazdığı haliyle halifeliğin yürütülemediğini 18. yüzyıla daha
gelmeden İmparatorluk bildiği için, ve fakat genişlemiş coğrafyasında
Arap yarımadasını, Kuzey Afrika'yı sınırlarına dahil ettiği için
buralarda yaşayan halkların içindeki bir ukde gibi kalmış dilek-
lerini, yani halifenin tekliği dileğini, yine oralardaki halife
çokluğu ortadan kalksın diye üzerinde tutmayı bilmiş, onlar da
razı olmuşlardır. Ve böylelikle ta milliyetçi akımlar yükselene
kadar hilafet Osmanlı İmparatorluğu'nda korunmuştur. Bu dönemde
yani duraklama döneminde, oradaki topraklarda İslam temelli,
mezhepçi çatışmalar var mıdır yok mudur diye baksınlar. Akla bir
İran Devrimi gelecek ki, o da aslen İslam devrimi değildir.
Hatta reformistler idam edilmişlerdir. Hatta denebilir ki, bu
sayede Hikmetin önemi anlaşılmış, Dürzilik ve onunla birlikte
anılabilecek türden bir halefilik anlayışı Kuzey Afrika'ya kadar
gidebilmiştir.

Bir ufak not olsun diye, sonuca varmadan önce şunu da söyleyeyim.
İran Devrimi gerçekleştiğinde İmparatorluk'ta tutulan halifelik
ayakta kalamayacak denli zayıflamıştı. Bu da işin bir gerçeğidir.
Zaten hilafet dünyanın geri kalanında bile tarihe adamakıllı
eklenememiş, yaşatıldığı yerlerde savaşlara, kıtlıklara ve ölümlere
neden olmuştur.

Konuya dönersek, aklı sıra Anadolu Beylikleri'ni isyanlarına peşkeş
çeken teröristler, bu nedenle cehaletlerini ortaya sermiş oluyorlar.
Beylik kurma sevdasının selefilikle harmanlanıp önümüze sürülmesi
tıpkı Celali İsyanlarında olduğu gibi, İran Devriminde olduğu gibi
yaşandıkları coğrafyalara komşuluk yapan halkların feodalleşmesine
ağalık düzeninin kurulmasına yol vermiştir, bundan da öteye bir
sonuç alamamıştır. Yani Öcalan da, barış çağrıları eşliğinde kura
kura bir ağalık kurar demeye getiriyorum.

Biz bunu konu ettiğim tarihi olaylara kalmadan da biliyoruz. Hep
aynı senaryo, bu kez Cumhuriyet dönemine ateş sıçratmaya çabalıyor.
Bildiğiniz gibi, Gazze ve Suriye'de yaşanan son olaylardan sonra,
ateşkesin Gazze'de ilan edilmesi ve Suriye'de Suriye Kurtuluş
Hükümeti'nin kurulmasıyla, çatışmalar sürerken Avrupa'nın önerdiği
nakdi yardımlar nereye gittiği bilinemediği için Gazze'liler
tarafından geri çevrilince, ateşkes sonrasındaki sorumluluklar
ABD'ye yüklendi. Avrupa nakdi yardımın ötesinde bir adım atmıyor
atılan adımlar daha çok ABD ile aralarında gerçekleşen bazı uzlaşı
ve anlaşmazlıklardan dolayı yine ABD'ye yönelmiş durumda kalıyor.
Bu adımlar İsrail-Filistin, Lübnan ve Suriye gibi ülkelere dair
bir başka düzleme kaymış, oraların toprak birlik ve bütünlüğünü çok
hesaba katmayan konulardadır. Ateşkesten sonra ABD yine savaşın
harabeye çevirdiği topraklarda dirlik kurmak amacıyla kendi siyasi
egemenliğini koruyacak adımları atmayı sürdürüyor ki, Avrupa'dan çok
farklı olmamakla birlikte -örnekse maddi yardımlar- siyasi sonuçları
farklı oluyor. Burada ABD için en önemlisi sorunların çabucak, yani
zaman kaybetmeden çözüme ulaştırılmasıdır. Yani Avrupa topu ABD'ye
attıktan sonra köşesine çekiliyor diyorum.

ABD'de, egemenliğine aykırı bulduğu unsurları, ki savaşın sıcak
olduğu dönemde askeri tedbirlerle onları yok etmeği bilmişti, ateş-
kesten sonra bu defa götürdüğü insani yaklaşımı yeniden o
bölgeye kazandırmak için kaynak ve çaba sarfediyor. Yani adım
atmadan durmuyor desek yeridir. Çünkü savaşın kol gezdiği bu coğraf-
yaya, savaş kol gezdiği için yardım ulaştırılmak zorunda, ABD bunu
askeri tedbirlerle bile yapıyor, dikkatinizi çekiyorum. Bu siyasi
bağlayıcılığın Türkiye'de ne denli dile getirildiği konusu çok önemli
olmasına rağmen bizde, iç siyaset malzemesi yapılmak üzere, daha
yanıbaşımızdaa bulunan Halep, ve oradan güneye, Şam'a kadar uzanan
şehirlerin dirliğine kavuşturulmasına dair sağlam bir duruş dış
siyasette kullanılmak yerine, selefiliğin sefili Abdullah Öcalan'ın
Suriye hakkında tek söz bile söyleyemediğini unutarak, bir akıl
tutulmasıyla DEM parti aracılığı ile meclise kadar taşıdığı avam
sözlerinden; yirmi yılı aşan bir iktidar dönemi ve başka hükümet
görmemiş, daha yeni reşit olmuş gençlerimizin iktidar denince akıl-
larına ne geldiğini tam anlayamamanın derdiyle, kayyum atamalarının
anayasaya aykırılığı veya uygunluğu konusunda haliyle şaşırıp
dağılmalarının nedenlerini, bir hesaplaşmayı erteler gibi unuttuk-
ları o izleğin içeriğini bulup çıkarmaya çalışıyoruz.

Anayasaya uygunluk veya aykırılık bir savcı ortaya çıkıp aykırılık
davası açar ve konu mahkemeye taşınırsa sonuçlanabilir. Bunun dışın-
da anayasaya aykırılık, KHK yetkilerine dayandırıldığı için kayyum
atamalarında bulunmuyor. Ancak belediye başkanı makamında bir yetki
devrinin tartışmaya açık olduğu da belli. Ayrıca kayyum atamalarının
uygulandığı koşullar da yukarda anlattığım üzere belli.

"Ya, bize ne Suriye'den, Gazze'den, bilmemnerden?" Öyle mi?

Böyle giderse, Suriye Kurtuluş Hükümetini de, ona karşı silahlanan
bilmemkim, ABD desteğini arkasına alarak devirir. O sırada PKK, bunlar
bize tehdit oluyor diye onlara değil de bizim askerlerimize saldırır,
o sırada, artık belediye seçimlerine giremeyeceği üç aşağı beş yu-
karı kesinleşen AKP hükümeti son bulup, reşitliğine yeni adım atmış,
başka hükümet görmemiş gençlerle bir koalisyon hükümeti kurma çaba-
larına girişilir. Gidiş bu gidiş. Yani...
Fikir mezarlığına dönmüş yazılı kaynakların içinde hızla yayılmaktan
öteye özellikli ne kaldı ki?
Bir ağ üzerinden yapılan işlemlerin hepsi (request-response), talep-
arz komutları ile yapılır. Bu iki komutun ileten ve iletilen taraf-
ları, birbirleri ile iletişim durumunda kalabilmek için koşturulduk-
ları cihazlarda birer (IP), ağ numarasına sahiptirler. Yani, inter-
nete bağlandığımızda, bu hizmeti satın aldığımız (telekom, turkcell
gibi) hizmet sağlayıcıların bu hizmeti sunmak adına yatırım yoluyla
gerçekleştirdiği altyapıda hazır bulunan bilgisayar ve sunucuların
yetkilendirmesi ile, bunlar atasın diye belirlenmiş bir ağ numara-
sı menzilinde bir numarayı otomatik olarak cihaz üzerine yazılmış
yani atanmış buluyoruz. Bu atamadan sonra servis sağlayıcılar merkez
alınmakla birlikte, talep-arza dair tüm istemci-sunucu işlemleri bu
ağ geçidinden dünyanın diğer ucuna, talebi gönderdiğimiz veya tale-
bin geldiği yerlere ulaşmamıza imkan veriyor.
Burada önemli bir noktaya parmak basmak istiyorum. İlk beklenti ola-
rak merkez aldığımız hizmet şirketinin her türlü ağ işlemimize dair
bir parmakizini takip edebildiğini varsayıyoruz ancak bu böyle de-
ğildir. Örneğin, boshamle.gen.tr adresinde bir içeriğe erişmek
istediğinizde, bu internet sitesinin yapım sürecinin tümüyle yerli
olduğunu varsaysanız bile, aslen herhangi bir cihazın bu site ile
gerçekleştirdiği (request-response), talep-arz işlemi, bu sitenin
koşturulduğu (çalıştırıldığı ve ayakta tutulduğu) ana bilgisayarın
yerel olmasını gerektirmiyor. İnternet sitelerinin alan adları da
tıpkı ağ numaraları gibidir. Hizmet sağlayıcılar, müşterilerine
diledikleri alan adı ile bir IP numarası verir gibi bu özel isim-
leri sağlarken internete açılmış bu sayfanın (online), yani inter-
nete bağlı kalabilmesi için gereken donanımsal gereçlerin tümüne
sahip olmak zorunda değillerdir. Ayrıca .gen.tr, .org, .tr gibi
alan adı belirteçlerinin tekelde tutulması, hizmet sağlayıcıların
çokluğunda imkan dışı olduğu için, ulusal düzeyde gerçekleştiri-
lememiştir denebilir.
Bu durumda, boshamle.gen.tr sayfasını açtığınızda aslen dünyanın
öbür ucunda bulunan bir makine ile bağlantı kurmuş olmanız imkan
dahilindedir. Bu önemli bir noktaydı.
İkincisi buna mukabil, satın aldığımız hizmetin bir sonucu olarak
şirket altyapılarının (tüm bilgisayar ve ağ cihazlarının) bu şir-
ketlerin gerçekleştirdiği yatırımlarda yerel düzeyde bizimle
buluşmasıdır. Yani talep-arz ile yapılan işlemler bu altyapı dahi-
linde hizmet sağlayıcının sunucularında, demin bahsettiğim o mer-
keze varmadan, kısa devre yapar gibi yerelde başka cihazlara eri-
şerek hedeflerini bulabilmektedir. Böylece internetin bir özetini
yapmış olduk.
Bu türden bir izlenememezlik, yani hangi talebin nerede ve hangi
araçlarla karşılandığı tüm bilgisayar mühendis ve bilim adamları
için, ardı ardına patlayan internet kullanım ihtiyaçları ve
alışkanlıkları dolayısıyla merak konusu olmuştur. Bu derde deva
ağların soyut bir haritasının çıkarılması fikriyle hayata geçmiş-
tir.
Bir hacking yöntemi olan sideline channeling ile bir cihazda koş-
turulan uygulamanın neye dair işlemler yaptığı ortaya çıkarıla-
bilmektedir. Ağ bilgisayarları da nihayetinde (betik) uygulama
koşturduklarına göre bu cihazlardaki (proses) süreçlerin, anlık
talep-arz işlemlerine dair ipuçları bu hack yoluyla dünyanın nere-
sinde olursa olsun, yapılabilmiştir.
Böylesi kapsayıcı bir takip yönteminin kullanıldığı yapay zeka şirket-
lerinde, elde edilen sonuçların (ipuçlarının) kime ait olacağı e-
pey bir telif sorunudur ancak bu şirketler bu gibi sorunları ko-
layca geride bırakmayı biliyorlar.
Kısaca, elde edilen sonuçların yorumlanması ve yeniden bilgisayar
yazılım sektörüne saha açması için yapay zeka teknolojisi
devreye sokulmuştur.
Sideline channeling ile birlikte ağ ve internet bağlantı cihazla-
rında koşturulan betiklerin izlenerek ağ trafiği hakkında o cihaz-
lar üzerinden bilgi toplanması ve elde edilen verinin bir (block-
chain) kapalızincir oluşturarak interneti meydana getiren tüm
cihazlardaki ortak ağ trafiğini ölçmesi ve soyut yerini belirle-
mesi hedefine ulaşılmıştır. Bu sayede ağların ve aslında kullanı-
cıların haritalandırılmasına adım atılmış oluyor.
Buraya kadarki kısım, uluslararası büyük firmalarda Ar-Ge konusu
olup herhangi bir standart getirmeden, toplanan veri üzerinde
yapay zeka algoritmaları koşturmakla yön buldu. Bir örnekle:

Bir kullanıcı a, b, c ve d işlemlerini ağ üzerinden gerçekleştirsin.
a ve b işlemlerini y geçidinden
c işlemini z geçidinden
d işlemini ise x geçidinden geçen cihazlar ile tamamlasın. Bunun
yanı sıra bir başka kullanıcı e, f, g işlemlerinin hepsini z geçi-
dinden gerçekleştirmiş olsun. Bu durumda c, e, f, g işlemleri ara-
sında kullandığı ağ bakımından bir ortaklık görülüyor. İşte
haritalandırma bu işlemlerde varsayımsal pazarlama yollarını tes-
pit etmek üzere aynı ağ geçidini kullanan kişilerin işlemlerini
takibe alarak kullanıcılarına (gerçek kişilere) yönelik bağıntılar
kurmayı hedefliyor. Yapay zeka burada devreye giriyor. Bir pa-
rantez...

Gerçekleştirilen ve konulan hedefler bizzat Bitcoin şirketinin pi-
yasaya sürdüğü ve yalnızca parasal değeri bulunan ve başka hiçbir
niteliği bulunmayan kripto para birimini bu haritalandırmaya bedel
olarak dünyaya sundu. Bundan pek azımız haberdardır. Yani aslında
ağ trafiğinin ölçümünü ve haritalandırılmasını bir nevi Bitcoin
satın alarak desteklemiş oluyoruz. Hatta öyle ki yapay zeka devleri
bir iki yılda biraz bu nedenle ortaya çıktılar. Parantezi kapıyorum.

Bunlar arasında sayabildiğimiz NVIDIA şirketi ise bir donanım şirke-
tidir. GPU, yani grafik işlem üniteleri devrelerinin pazar payında
önemli bir yere sahip. Bahsettiğim yapay zeka algoritmaları da
vertex veya vektör gibi grafik tabanlı işlemlere sıkça başvurduğu
için bu işlemcilere gereksinim giderek artıyor. Meslek açısından
bakarsam, yakın gelecekte bu donanımların kendilerine has uygulama
geliştirme dilleri ve ortamlarında mühendislerin yapay zeka uygula-
maları geliştirmeleri bekleniyor. Big data patlaması ile gündeme
gelen veri analitiği metodlarının bizde, yani veritabanları ile
sınırlı kalan kısmında hangi yapay zeka gereksinimleri ile geliş-
tirme yaptığımızı, bu gereksinimlerin sınırlarını ve yeni gelişen
pazara dönük zayıflıklarını, kısaca yapay zeka teknolojisinin ca-
zibesini bu alanda yeniden gözden geçirmek gerekir.
Yoksa, donanımsal pazarını şimdiden ilan etmiş NVIDIA'nın GPU'ları
ile on kat hızlı bankacılık transactionları yazmak istemiyoruz. Bir
başka deyişle, elde bulunan veri analitiğini doğru düzgün yapalım
diyerek giriştiğimiz işlerde "yahu, birde NVIDIA ve onu çevreleyen
şirketlerin şu-şu yardımcı ürünleri varmış" diyerek geri adım attı-
ğımız gün kaybetmiş oluruz.
Bir ihtiyacın yokluğunda herşey,
Tastamam, demeğe vardırmadan yani,
Ellerimizle suyun içine daldırdığımız,
Oyunculukla ve mucizevi olay beklentisi içinde,
Ortaya istem dışılıkla çıkmak üzere olan,
Çıkması gereken,
Ortaya çıkması gereken,
Öyle zannettiğimiz,
Kimilerine göre öyle bildiğimiz.
Bildiğimiz, fakat beklentimizin beri tarafında,
Aslen türlü oyunculuklarla bir duvar gibi
O beklentiyi gözümüzde,
Günümüzde,
Ve dünümüzde,
Büyütegelen.
Bir hünerli dokunuş, hepimizin tek tek benliklerine
İşlemiş ve çeşitliliği içinde sağır duymaz uydurur
Gören gözler kör olur,
Anlarsın ya, ne sen beni, ne ben seni
Diye diye gerçekleşmesinden bir an önce oynadığımız,
Tekil, yalnız ve bir o kadar umutlu oyunu,
Çeşitliliği içinde unutageldiğimizi de unutup
O hünerli dokunuşla sanki bir ilahi adalet tecelli edecekmişcesine
Bu eşyanın, yani suya ellerimizle daldırdığımız
Ve bir hünerli dokunuşla sanki bir ilahi adalet tecelli edecekmişcesine
Eşya elden düşmek yerine
Suyla birlikte yüzeye yükseldiğine,
Hayatımızda birkaç kez de olsa,
Tanık olmuşuzdur.
Bırakalım bir kenara bu tılsımlı olayı,
Gözümüzün önüne seren cismi eşyayı, ve hatta hünerli dokunuşları,
Böylesi günler, mekanlar ve kişiler meydana yine bu şekilde geliyorlar.
Bugün de onlardan biriydi.
Haliyle anımsattı biraz,
Suların dibinde, güneş üzerlerine vurdukça cevher gibi parıldayanları,
Bir görünüp bir kaybolanları.

Evet, suların dibindeydik. Öyle olması gerekir. Ortalıkta bir parıltı yoktu
henüz. Görünüp kaybolan hiçbirşey yoktu. Beklediğimin aksine, renkler için-
den grilik, gri bir örtü, yerden göklere uzanmış. Kapalı bir hava belli ki.
Biraz meydana yürüyünce, bakışlarımda beliren gökteki açıklığın, onu da da-
hil ettiği yüksek bir kubbe, kurşundan bir kubbe görüntüsüne kavuşuyor.
Bu grilik yerdeki zorunlu aydınlıklardan, duvarlardan mesela, yada tabela-
lardan yansıyanlardan, yer karolarından başka, bir de kalabalık, saydık-
larımın aksine, dört yanından soğurur gibi karanlık ve tekdüze, uzaklardan
uzaklara doğru giden karmakarışık bir birliktelikle, sürekli hareket edi-
yor. Aslen karanlıktı desem yeridir. Yüzler, yakındaki yüzler dışında, du-
varlar ve tabelalar ve şehir meydanını bir araya getiren insan icadı ne var
ne yoksa daha aydınlıktı. Yakına gelen yüzler dışında. Bir tür rüya...

Bu da yetmezmiş gibi, sert bir rüzgar meydana doğru yüksek binaların
gölgelerinden bir o yana bir bu yana savurtturmaya başlıyor.

Hani diyordum ya, hünerli bir dokunuşla ilahi adaletin tecelli edeceği
beklentisi... Buna benzer bir beklenti meydanın tüm karaltılarına hakim
oluyor, hareketlilik hızlanıyor, bahar serinliğini andıran hava birden
kulakları uğuldatan bir soğuğa, meydanın üstündeki gri açıklığı kaplayan
sis, anlar içinde kara bir buluta dönüşüyor. Bulutlar savruluyor kısacası
hava da kararıyor. Öğle vakti bir anda gece karanlığına giriyoruz. Duvarlar
saçak altları, tabelalar, bilmediğim bu karanlıkta pek güven vermiyorlar.
Kalabalık herşeye rağmen buralara doğru çekiliyor. Bir durağın yanına gi-
diyorum. Duraktakiler birbirlerine yakın kalarak, omuz omuza, sırt sırta
ne olduğunu anlayamadan ayakta kalmanın peşine düşüyorlar. Ben de onlara
katılıyorum. Sert ve soğuk rüzgar, bir anda içime işliyor, birkaç kişinin
kalkanıyla ben de onlara kalkan olurum umuduyla öylece duruyorum. Büyük bir
haranın ortasında uyuklamaya dalmış atlar gibiyiz şimdi, herkes eşyanın
yokluğuna doğru koşuyor. Tuhaf!

Bu sırada tipi başladı. Karlar bir yandan, her yönden üzerimize vururken
meydandaki açıklıkta görebildiğim kadarıyla, yerden kalkıyor, binaların
gölgelerinden dolanarak anaforlarla göğe yükseliyor, biraz yükseklikte du-
ralıyor, sonra bir başka anafor onu birden meydanın öteki ucuna doğru
sürüklüyordu.

Öylece kalakalmıştık.
Sorgulamanın fırsatını bulamuyorduk.
Birbirlerinden soranlar ne sorduklarını dahi çabucak unutuyorlardı.
Neden orada bulunduklarını, bir diğerinin neden orada bulunduğunu hatır-
lamak istemiyorlardı. Buna uğraş verdiklerinde, zaten karanlık olan hava
daha da kararıyordu. O gün orada bulunanlar neden orada bulunduklarını
bilme zorunluluğunu kaybettiler. Bu bir ihtiyaçsa, onun yokluğuna gittiler.

Yüzleri yakındı, çevreden daha aydınlık, hiçliğin içinden bir anda herkesi
bir arada tutmaya yeten güç, her adımda kendisini hissettiriyor ve böylece
o adımı atmaktan vazgeçiriyordu.

Gelelim hünerli dokunuşa...
Şöyle düşünün. Olup bitenlerin tutulmasıyla zihnim tamamen bulanıp karan-
lığa gömülmüş, gözümün önüne hiç gelmemiş bir kararsızlık, atılacak veya
atılmış tüm adımları kuşatmış, beklemeye zorluyor. Biri tezat biri merak
olmak üzere o anda gözlemlenebilir bu kararsızlığı en şiddetli haliyle or-
taya çıktığı tipi esnasında zihnimde dayanılmaz derecede tutulmaya uğra-
yarak, donuklaşarak, bulanıklaşarak yaşadığımı itiraf etmem gerekir. İşte
hünerli dokunuş dediğim tam burada. Durgun suya dokunmakla büyüyerek açı-
lım kazanan halkalar misali, gökyüzünde bir tepe noktadan başlayarak hız-
la gökyüzündeki karanlığı dağıtıyor ve uzun süredir beklediğimi zannetti-
ğim aydınlık halkalar halinde bu konumdan açılmayı sürdürüyor ve kısa bir
süre içinde masmavi, bir tek bulutun bile görülemdeği pırıl pırıl bir gök-
yüzü, öğlen vakti şehre kavuşuyor. Aydınlığı aralayan başlangıç konumuna
güneş yerleşiyor ve giderek ufalıyor, ufalıyor. Öyle ki her tarafa saçılmış
sular yüzünden, ortalıkta gözlemlenebilen binlercesinden farksız hale geli-
yor. Buz ve kar, ne varsa, kirle birlikte şehrin üzerinden, binaların, du-
rağın, meydanın, oradaki kalabalığın üzerinden akıp gidiyor. Herkesin
sırılsıklam olması gerekir.

Şehirdeki göz alıcılık meydana, duvarlara, tabelalara tamda beklediğimiz
gibi, tastamam oturuyor. İçten içe bir çığlık atıyorum. O baktıkları yerde
çevremdekiler bir yanlışa düşmesinler diye. Yüzleri araştırmalarını dili-
yorum. Hayal kırıklıklarım oluyor. Kimi aracına atlayıp gidiyor, kimi ıs-
landığı için bu pırıl pırıl gökyüzünden kaçıyor. Kimileri öfkeli. Öfke-
lerini anlayamıyorum. Kaçışmalara tahammülsüzlük olabilir, ancak konu
kaçmak veya yüzleşmek değil zaten. En şiddetlisinden bir kararsızlığın yok-
luğun içinden çıkan bir irade ile zihnimi, o bulanık ve tutuk zihnimi
gökyüzünden farksız kılışında. Yoksa öfkelenmek veya bir başkasında görmek
çok kolay. Nedenlerini arayıp bulmak da öyle. Fakat bu esnadaki akli ve
kalbi faaliyetler kendi adıma söyleyecek olursam kuraldışı kalıyor. Oyun
bile diyemiyorum buna, faydasını o oyunla birlikte yersiz ve yurtsuz bulu-
yorum. Bir selamlaşmaydı, aradığım. Evet, birden sakinleşen kalabalıkta
sukunetin bozulmasıyla yürümeye başladığım sokakta edindiğim ilk izlenimler
bunlar. Pırıl pırıl şehrin ihtişamına kapılmamak için zor duruyorum. Biraz
kendimi kurtarmam gerek, aynı duruma düşmemek için. Bir pasajı görünce ora-
yı belliyorum ve çok uzaklaşmamaya karar veriyorum. Böylece gelip geçenleri
izleme fırsatı yakaladım. Bu hayal kırıklığı böylece sürüp gidecek gibi
geliyordu çünkü şehrin kalabalığı bildiği ve alıştığı durumuna geçmekte
tereddütsüzdü. Zihnim pırıl pırıldı ve selamlaşmak istiyordum. Şehrin ihti-
şamına kapılmamak için kendimi zor tutuyordum.
Çığlığı üzerime yöneltmiştim anlayacağınız. Yüzler, yüzlere bakıp ne
görebildiklerimi ve görebileceklerimi bir seferde ömrümün bütününe yayı-
lan bir sınav gibi katarak onun bir parçası oldum. Hayatım boyunca bu denli
doğruldığumu hatırlamıyorum.
Evet. İşte böyle, bugün, anımsattığı üzere, böyle bir gündü. Kısa mı tutu-
lur uzun mu bilmiyorum fakat bende uyandırdıklarının ve benden götürdükle-
rinin yoğunluğunu ve hesapsızlığını bugün oradaki görece yalnızlığa tezat
olacak şekilde, ona benzer bir bakışla buradaki çoğulluğuna bırakmak işten
değil. Maksadım bugünkü çoğulluğunu ispat etmek olsaydı, akli ve kalbi
sınırlarımı elbette aşardı. Ama mesela diyelim ki kişileri memleketin bir
başka yerinde veya geçmişte gördüğümden daha çok ayakları üzerinde, daha
çok yere sağlam basan bir durumda gördüğümü ve hatta bu kişilerin bakış-
larının bana değdiğini, belki bir an için ama olsun, bana uzadıklarını
görünüp kaybolduklarını söylesem ve bundan yola çıkarak bir başka hikayenin
izini sürsem ve en sonunda da baharın tezahür etmekle yetinmediğini, onun
uyandırdığı bakışın da tezahür ettiğini söyleyerek bitirsem, nasıl olur?
Ama diyeceksiniz ki, bir selam alıp vermekle ilahi adalet nasıl tecelli
bulur! Öyledir, doğru...
Şöyle bir yoklayınca kışı geride bırakmak,
Başarmanın yarısıydı gibi geliyor.
Mesela, okuldan dönen çocuklar akşamüstü
Hemen evlerine girmek yerine
Sokakta yeni öğrendikleri oyunları oynuyorlar.
Hava kararmaya yakın, soğuğun yeniden karanlık.
Sokaklarda hüküm süreceğini umursamıyorlar.
Bu sırada ben ve bu çocukların aileleri birşey farkediyoruz.
Hemen uzaklaşıyoruz ondan.
Erken, önümüz daha kış...
Ne kadar tuhaf değil mi?
Kış karanlığa giriyor belki de, bir süre daha
Orada kalıyor ve sonra bitiyor.
Gündüzler biraz daha rahat, rehavet içinde...
Açık alanların cazibesi artıyor
İçimi ısıtan bir sabahın özlemi bütün kış boyunca peşimi kovalamış
Şimdi birazcık ben onun peşini kovalıyorum.
Sonra o da yitip gidiyor.
Koskoca yılda belki bir, bilemedin iki gün...
Bundan da ötesi yok...

Hal böyleyken bu kadar kuvvetle nasıl meydana geliyor?
Kuvveti değilse bile demin söylediğim çoğulluğa nereden varabiliyor?
Belki de hiç varmıyordur. Kıştan bahara çıkarken gözümün önüne serilen
çoğulluk, sandığımın aksine topluca biz insanlar üzerinden gerçekleşmi-
yordur. Şehirler iyi bildikleri durumlara geri dönmekte tereddüt etmi-
yorlar, parklar biraz yeşillenip kalabalıklaşıyor, taze ürünler market-
lere daha sık uğruyor, günlerin uzamasıyla gece sessizliğine girmek geç
saatlere varıyor, giydiklerimiz farklılaşıyor. İlk aklıma gelenler bunlar...
Fakat bu toplu göçün bir kişinin bakışında ve ondan dolayı tezahür ettiğini
söylemek yanlış olur. Bu çoğulluk benden dolayı değil veya bir başkasının
kişiliğinden temellenmiyor, fakat bize sunduğu açık seçik örnekler onun
algıda seçicilikten öte, ondan daha kuvvetli, daha yavaş, daha sabırlı ve o
kişinin etkinliklerinden ve bu etkinliklerin sonuçlarını alma dileğinin ken-
disi üzerinden değil de dolaylı biçimlerdeki tanıklıklarla gerçekleşmesinden
ve bu kişinin kendisini sorumlu saydığı herşeyin ona böylesi kişisel bir
tanıklık yoluyla ulaşan sonuçlarından da bir bakıma yüz çevirmesiyle ve onu
bir başka yerde daha açık seçik, daha belirgin gözlemleme sabrını göster-
mesiyle gerçekleşebilir. Böyle bakınca, konu yine kıştan bahara çıkmak veya
yazdan sonbahara girmek gibi tabiat olaylarından ayrılarak işte bu şehrin
tereddüt etmeyen bir çarkı, dişlisi haline geliyor.
Bunu kabul ettikte herhangi bir tezahürün kişiden temellenmediğini söylemek
yanlış olur. Yanlış olan, bu kişisel tezahürün tabii yani doğal olduğunu
söylemekdi. Ayrıca o örnekti. Kişinin kudretinin bile yol açabileceği
dönüşümü temsil eden kuvvetli bir olay. Ayrıca hünerli bir dokunuşla
tastamam gerçekleşmesi verilmiş söze övgüdendir. Bu söz selamlaşmak
gibidir. İlahi adaletin tecellisidir. Tabiat önünde başlarını hayvanlar
eğerler. Kişilerse en kararsız anlarında doğrulmak zorundadırlar.
İşte Yakup Kadri Karaosmanoğlu da romanlarından birinde, yeni kurulmakta
olan Cumhuriyet'in, dikkat edin, yeni kurulmakta olan diyorum çünkü romanın
vurgusu tam burada yer alıyor, eldeki imkanlarla, veya savaş sonrası
yetersizliklerle iyi kötü yetişmiş bir insanının Ankara'da bir köy
ahalisinin üzerine serpilmiş ölü toprağını nasıl atarım diyerek ve bir
yandan cumhuriyetteki, yani halktaki kararsızlığın, bir bina yükseltir
gibi gerçekleştirilecek olan topyekün bir girişime karşı duyduğu
ilgisizlikle onları başları önüne eğik, savaşmaktan mahzun hayvanlara
benzetmesi bu anlamdadır. Bir söz alıp vermenin eksikliğinde cumhuriyetin
kutlamalı coşkusunun ve özgürlük ve medeniyet vaatlerinin ötesinde bu iki
taraf puslu ve karanlık, gri bir gökyüzünde öylece, suyun dibinde
parıltılarını yitirir gibi kalırlar. Söz alıp verememe durumu öylesine
şiddetlenir ki, cumhuriyet aydını, yani romanın başkişisi, karşısında
bilmediği, anlamadığı, anlayamayacağına kanaat getirdiği bir topluluğun
onda bıraktığı derinleşen izlerden dolayı intihar eder ve roman biter.
Şşt! Susst! Bak, buradayım, hiç bozuntuya verme, romanı bitirdim. Bu bir-
denbire aramızda gelişen sıcak yuva içtenliğini de yitirmek üzereyim.
Ama roman bitti! Tamam! Bak ne kadar sorguluyorum, beni de sorguluyorlar ama
şimdi onu kalkıp nereden anlatayım, bin türlü karanlığın içinde hangi
genelleşmiş üslupta, konusuna çivileyim? Böyle şeylere imkan yok, sen
de çok iyi biliyorsun. Roman bitti. Hem hangi üstün zeka parıltısıdır ki
yüzlerce sayfa boyunca bir ömrünü adadığı davası uğruna, tutarlılığını
zerre kaybetmeden, çelişmeden, hem de karşısındakini kırmadan, usandır-
madan, anlatabilir? Hem anlatsa n'olur? Derdine kim çare bulabilir, değil
mi? İşte bu yüzden sana tavsiyem, bu adını koyamadığım satırların arasında
hop ileri, hop geri giderek kendini ve beni yorma. Sıkıldıysan bırak!
Sonra canın isterse bıraktığın yerden devam et! Mesela burada bırak!
Hem belki ben bu sırada konuyu değiştiririm. Böylece unutkanlıkla gele-
bilecek bir çatışma aramızda cereyan etmez. O bir önceki sayfada kalmıştır.
Ama yemin değil ki bu, belki yine karşına çıkar, çıkınca sıkılmamaya
çalış, belki başka bir kalemin yazdıklarıdır mesela, bakarsın okurken
aklına ben gelirim, sanki kaldığın yerden okurmuş gibi oradakini bura-
dakinin önüne getirirsin. Benden önce yazılmış metinler vardır; o sözler
tam da bu metnin başlangıcına hatta belki sonuna uygundur. Onları
okuduğunda bir kıyas kurma çabasına girersin ama konu mu önceydi yoksa
zaman mı, bilemezsin. Dediğim gibi belki tam bu metnin başına uyar
uyunca bu uygunluk sana zaten ucuz gelir, gelir ama kanarsın işte... Hepsi
bir araya gelir gibi mutlu olursun veya teselli bulursun. Sonra yine
zaman aklına gelir, okurluğun dayanılmaz çatışması. Merak etme, kalem
tutmak da öyledir, dayanılmaz bir çatışması vardır. Öyle ya, koskoca
dünyada pek azıyla yetindiğin bu mecranın hüküm sürenlerini tartışmak
sana mide bulandırıcı geliyordur. Gereği yokdur. Çokluk karşısında deh-
şete düşersin, ama geçmiş zamanların şairlerini bilmemek seni çokluğun önün-
de suçlu durumuna düşürür. Çaresizce hepsini silip atmak istersin. Yani
bulamıyorum... Karar senin. Anaforum dememde bir sakınca var mı? Anafo-
rumun şairleri, belki bir kısmı aramızda ortaktır, birer tuğra gibi mesela,
imgeleri açık seçiktir ama anlam vermek adamı yorar, bitirir, bitmesin
diyerek tuğraları toplamak geçer içinden. Bir hevesle... Belki şairler
de böyledir ama senin umurunda değildirler.
Böyleyse, yani durum buysa, selamlaşmanın zorunluluğu sende bu bahsetti-
ğimden önce belirmiş olmalıdır. Yani, baharın anaforuyla şairinki bir olmaz.
Bak yine bitirdim. Kısacası bulamıyorum senin ne zaman duraksadsığnı,
konularıımın öncesinde, sonrasında, arasında bendeki hangi kusursuz zeka
parıltısıyla bulabilirim ki?
Mesela desem ki Belçika'da kızlar kadınlar selam alıp veriyorlar. Ne diye-
ceksin? Şairliğin yokluğumudur, yoksa bahar mı? Ben bakıp bahar görüyorum,
mesela kuşak kuşak oraya, gurbete yerleştikçe oranın dertleriyle haşır neşir
olmanın kabalığını, yani bizde çözüm arayışlarının düz hesaba varmadan önce
bize getirdiklerini, bu akılsız Avrupalıların gözünün içine soka soka daha
ne kadar anlatacağız diyerek gizli gizli söylenmelerini ve bu sayede
orada kurulmakta olanın tanıklığıyla bizdeki kabalığın temizliğini
saflığını biri diğerine örtüştükçe, benzetiyorum. Benziyor, n'apayım!
Yani kadınlar ve kızlar selam alıp vermeseler daha iyi olur. Zaten düz
hesap budur.

Az buçuk kadınları tenzih ettikden sonra bir bakalım elde ne var, okurluğu
yetersiz kaldığı için suçladım. Daha doğrusu okur şairleri bilmediği için
suçlandı. Daha doğrusu şairleri bilmediği için suçlanabilir. Benzer şekilde
yazmak da böyle.

Övgüye pek yer kalmadı. Bunu şimdilik selamlaşarak telafi edebiliyoruz. Bir
de ne vardı dur bakayım? Önce mi okudum, sonra mı? Evet. Bu da önemlilerden
biri. Bu konularda yeterli açıklama verebildiğimi sanmıyorum. Romanı da
bitirdiğime göre elim kolum bağlanmaya başladı. Tüm olup bitenlerin bir
kişinin bakışından dolayı tezahür ettiğini söylesem, belki olur.
Tüm olup bitenler, bir kişinin bakışından dolayı tezahür ederler. Bugün de
onlardan biri. Onlardan biri dediğim için bana anımsattığı günü demin
yaptığım gibi sana anlatmaktan ziyade, bugün, eğer doğru kullandıysam
bir açıp bir kapayan havadaki kararsızlığın şiddetini, bu dolaylılıkta
soruşturmaya, bir büyük soruşturmaya benzetmek istiyorum. Hem Belçika
daki gurbetçiler de böylelikle bu soruşturmadaki yerlerini bulabilirler.
Bildiğin gibi büyük soruşturma, yani Büyük Engizisyon, karanlık Avrupa
çağının örtüşmeleriyle doludur. Avrupalılar bir yolunu bulup bunu ve-
rilmiş sözün övgüsünün istiaresine getiriyorlar.
Halk jüri midir?
Öykünerek halk olmak hangi suni ve batıl yapıtaşıdır?
Öykünmek benzemeye yol açmıyor. Bunu en çok kendimden biliyorum. Örneklerini
biri anlatırsa oradan alıp üzerime kondur. Bir büyük soruşturma ki öykününce
adı değişmiyor, fakat benzeşimi ortadan kalkıyor.
Halk jüri midir? Büyük konuşmak olmazsa, halkın jüri olduğunu zannetmiyorum.
Gel gör ki benzeşimi ortada yok, Allah'tan adı var, soruşturma, sorguya
çekilmenin adı değişmeden bizdeki hukukta yer bulmuş durumda. Böylece
olaylar gelişiyor, bugün de böyle bir gün işte. Esenlik dilemenin övgü-
sünden istiare soruşturmalar havada uçuşuyor. Biz ne konuşuyoruz ya hu? Biz
ne konuşuyoruz! Bu, hangi şairliktir ki, ondan öncekilerin ve ondan
öncekilerden habersizliğinde suçlu gibi soruşturulmaktadır. Bu ne denli
bir öykünmedir ki sanki soruşturulan şair değildir de halktır. Bu ne
denli bir benzeşimsizliktir ki bütün beklentiler kararı halkın alma-
sından yanadır.

Halk jüri midir?
Öykünerek halk olmak hangi batıl yapıtaşıdır?
Ama mesela diyelim ki kişileri memleketin bir başka yerinde veya geçmişte
gördüğümden daha çok ayakları üzerinde, daha çok yere sağlam basan bir
durumda gördüğümü ve hatta bu kişilerin bakışlarının bana değdiğini
belki bir an için ama olsun, bana uzadıklarını, görünüp kaybolduklarını
söylesem ve bundan yola çıkarak bir başka hikayenin izini sürsem ve en
sonunda da baharın tezahür etmekle yetinmediğini, onun uyandırdığı
bakışın da tezahür ettiğini söyleyerek bitirsem, nasıl olur?
Ama diyeceksin ki, bir selam alıp vermekle ilahi adalet nasıl tecelli bulur!
Öyledir, doğru...
Pşşt! Pşşt! Buradan! Buradan... Sakın bir yere ayrılmayasın.
Evliya Çelebi günümüzde yaşasaydı nasıl olurdu? Açıklamak söz konusu olunca
bir başlangıç olarak selam alıp vermek benim nazarımda zaten ilahi adaletin
tecellisi. Peki Evliya Çelebi, ilahi kudret, ilahi adalet çevresinde dönüp
dolaşan olayları neden bu kadar iç içe, iç içe geçmişliğin güzelliğinde
anlatıyor? Halbuki açıklama, açımlama dışa dönük görünüyor.
Çok kestirme bir bakış olmayacaksa Evliya Çelebi'nin anlatısının açıklama-
sının, açımlamasının daha çok, tümevarımla adını koyamayacağımız bir kapan-
ma, yani yine iç içe geçme olduğunu söyleyebilirim. Düpedüz rüyaların akta-
rımı olduğunu dile getirenler de var, kaldı ki, dünyada yapıp ettiklerimizle
kıyaslayınca, seyahatnamedeki durumlar ve olaylar ve kişiler, kapanarak
birleşme eğilimindeler. Hal böyleyken o günümüzde yaşasa nasıl olurdu, diye
sorunca aklıma ilk olarak benim varlığım, geliyor. Varlığım üzerine düşünmek
yerine başka alışkanlıklar edindiğim ve bu alışkanlıkları daha faydalı bul-
duğum için bir seferde yolculuğum son buluyor diyebilirim. Fakat kapanmak
söz konusu olunca seyahatnamede kendisini iyiden iyiye belli eden ilahi
kudret pek ala benim üzerimde etkili olabilir ve hiç söze gerek bırakmadan
beni o kendine has kapalılığına çekebilir. Bu da olsa olsa rüya aleminde
olur, cismen kapanmak yok oluştur ki bildiğim kadarıyla söz konusu değil.

Tesadüf ki kapanmanın, böylesi bir kapanmanın rüyasını dün gece gördüm, önce
bu rüyayı iyi kötü anlatıp sonra Evliye Çelebi'ye dönelim.
Rüyayı görmeye başladığımda bende uyandırdığı his aradan yıllar geçtiği
oldu. Bu bir tür rahatlama gibi, ihtiyarlığa varmaktan ziyade gelmiş geçmiş
acıların son bulması, nihayete kavuşması gibi... Ve buna eşlik eden bir ilk
yöneliş, özgür irademle tercihe bırakılmış bir doğrultu, beni hemen karara
zorluyor. Rahatlığı tercih edebilirim, ediyorum nitekim ve geçmişte bırak-
tığım yıllara sürekliliği ile eklenmeye devam ediyor. Sonra bir adam beli-
riyor ve çevremde bir tartışma başlıyor. Tartışmaya katılmak yerine adamın
görüntüsünün cazibesine doğru gidiyorum. Bu cazibe, bildiğiniz görüntüdür
aydınlık, siyah beyaz, başında şapkası ve kabanıyla, tıknazlığı belli ol-
mayan bir adam. Başını hafifçe eğerek sigara yakıyor ve sonra birden kaybo-
luyor. Bu sırada uzun sakallı, biraz hayvana benzer bir başka adam sureti
sigarasını yakan adamın cazip görüntüsünü, bana doğru içkin kalacak şekilde
gövdemde duyabildiğim bir tür darbe veya vuruşla kuvvete bindiriyor. Rüya-
mın bu ucu dediğim bölümü tamamen bana özgü kalıyor veya kuvvetinden dolayı
bana özgülüğüne teslim oluyorum. Fakat teslim olmadan önce çevremdeki
tartışmayla hayat bulan bir hareketlilik sigara yakan adamla bu suretin
arasında kımıldıyor. Bu sırada ben, veya varlığım, anlattıklarıma anlat-
tığım kadar seyirci kalamıyorum, elbette. Bu darp veya vuruşla birlikte
bana bulaşan katılığın ardındaki hareketliliği çevremdeki tartışmadan
esinlenerek, uzak düşmemek üzere, biri içerde diğeri dışarda görünen iki
adamdan birine bağlayacak şekilde bir karar daha vermem gerekiyor. Geç-
mişte kalan, hızla geçmişte kalan yıllarımın bana sunduğu rahatlığı ebedi
sanarak, rahatlığıma içkin bu ruh halinden ayrılma zorunluluğunu diğerleri
ile birlikte bir mesafe olarak algılıyorum. Rüyada hatırlanır mı demeyin
hatırladım! Bu mesafeyi, yine bana yakın bir çevrede ve bunlara benzer
görüntülerle yarıda kesilerek, sanki bir satıh daralır gibi, bana özgü-
lüğünden vazgeçmenin imkansızlığında, terkettiğimi. Hatırlayınca aklıma
hırslılığım geliyor. Yanıbaşına hayalperestliğim yerleşiyor ve böylece bir
doğrultuya vardığımı sanıyorum. Ama bu kez de özgüven yoksunuyum. Biraz
yoklayınca, iyice derinleşmiş bir korku, tüm yüreğimi bir anda kaplıyor.
Bunun üzerine kadınlar cinselliklerini ortaya koymaya başlıyorlar. Böylece
hayalperestliğim de güdük kalmış oluyor ve onlar gibi yaşadığım ve orta-
lıkta hiç görünmeyen adamlar bu durum üzerinden ahkam kesmeye koyuluyorlar.
Ahkam kesmekte haklı buluyorum onları çünkü hırslarına hayalperestliklerini
sıkı sıkıya bağladıklarını bu korkulu pencereden görebiliyorum. Böyle bakın-
ca sigarasını yakan adamın cazip görüntüsüne doğru sıçramak geçiyor içimden.
Ama kader işte, o hayatı ben bulamadım ve yaşamadım, bir önceki tekrarında
buna benzer bir sıçramaya rastlamadım, düşüncesi ile, hızla geride kalan
yılların, yani sonlanmakta olanın rahatını serinkanlılığıma yorarak hırsıma
sarılıyorum. Verdiğim karar bu... Hemen ilan etme fırsatım oluyor, böylece
kadınlar duralıyor biraz. Hırs da neymiş ki? Hırs değil kızım, hayaller
diyorum, anlamıyor. O da ahkam kesen adamlara katılıyor.

Dediğim gibi, buna benzer olaylar bügün de başımdan geçti. Malum hatırlattı
biraz. İlahi kudret ve tecellinin hayalperestliği ne zaman ve nasıl karşı-
mıza çıkardığına şaşırdığımı rastlantısıyla dahil eden bir olay, mesela.
Akşam olmuş, pek huyum değil ama, pilavcıdan çıktığım için karanlıkta biraz
oyalandım ve böylelikle duraklara geç varmışım. Sonra otobüse bindik ve yola
koyulduk. Artık havanın serinliğinden midir nedir, çevredeki zifiri karan-
lıkla birlikte hareketli aracın sallantısı, birden bire uzun bir yola çık-
mışız hissini bende uyandırdı. Başladım kurmaya... Kaptana seslendim, kaptan
dedim, bizi şöyle şehrin dışına doğru, memleketin uzak bir beldesine kaçırır
gibi götürsen? Allah! Çok keyifli. Katılmamak elde değil. Şöyle gece boyunca
ıssız duraksız bir yolculukta, dilediğimiz yerde mola versek, hem tanışırız.
Böyle söyleyince iyiden iyiye sürücülüğüne bindiriyor işi, biri daha oluru
verse alıp bizi gidecek, ıssız tırmanışlara, ormanlara, yol gittiği kadar
vadilere dalacak. Sabahın ilk ışımasıyla da eve dönmüş oluruz, nasıl?

Nasılı Evliya Çelebi'de! Buradan selamlar, saygılar. Ve aleyküm selam. Ve
min allahüttevfik.