Lut kavmi yaşadığı felaket ile yok olurken Lut ve ailesi kurtarılmış, ancak
Lut'un karısı azmettiriciliğinden dolayı helak olanlar ile birlikte
hayatını kaybetmişti. Sebe Devleti'nin didik didik edilişinde yine buna
benzer istisna bir durum ortaya çıkmış, Hz.Süleyman bir mektup göndererek
Sebe Devleti'ne mensup nüfuzlu bir kadının tahtından indirilmesini ve tahtın
ona getirilmesini emretmişti. Bunun üzerine kadın Hz.Süleyman'a hediyeler
göndererek affını dilemiş, fakat affı kabul edilmemişti.

Bu hediyeler kanımca bir devletin kuruluş düzeninin bozulmasından kaynak-
lanan nedenler dışında, ayrıca kadının doğrudan bilinemezliği veya ikti-
darın kuruluş nedenlerinin kadındaki gizliliği ve buna eşgüdümlü olarak
vicdanının örtüklüğünün yetersiz kaldığı ve bu sırada gayrimeşru durumlara
düştüğü hallerden meydana gelmektedir.

Azınlıkçı politikaların adı azınlık konmuştur konmasına ancak, yaygınlığı
bakımından tek tek bireylerde yer ettiği durumlar adlandırılmasına kıyasla
tasımla sayıca çoktur.

Bunu gözlemleyebilmek için bizdeki tezahürlerinin Aryan ırkı ile sıkı bağ-
larına değinmek yeterli olur. Bu bağlar iğrençlik mertebesindedir. İğrenç-
lik, sefalet, sapıklık gibi sıfatlar azınlıkçı politikalara verilebilecek
uygun sıfatlardır. Böylesi tezahürlerin kadın vicdanını zorlayacağı kuşku-
suzdur. Bundan temellenen bir istismar ise ilkin örtük kalacağı ve kadın
vicdanına rahatlama sağlayabildiği için daha çok tehlikelidir. Nitekim
Hz.Süleyman, Sebe'li kadının tahtına el koymuştur ve verdiği hediyeleri
geri çevirmiştir.

Irkçılık karşıtlığı hem yaşadığımız hem de baş edebildiğimiz bir olgudur
ancak sorunludur. Güneydoğu coğrafyasında soy temizliği iddiasında bulunan
ve Hz.Ali soyundan geldiklerini savunanlar ile, bizde köklerinden koparak
Orta Asya'dan Anadolu'ya göçen ve göç ettiği her yerde devlet kuran Türk
halkı tasımlanınca, Hz.Ali'ye dayandırılabilecek kuvvette bir soy temizliği
bizi ırksal ayrılıktan öte başka bir sorunla baş etmek zorunda bırakmıştır.
Bu karşı karşıya gelme durumu ırkçılık karşıtlığının düzlemini kaydırdığı
için çözümlerini giderek zora sokan tarihsel, toplumsal bir olgudur.

Buna değinince, yani, Türk halkının ırkçılık karşıtı bir siyaset yürütme
zorunluluğundan önce bize temel aldığımız ve yakınen yaşadığımız yaygın bir
toplumsal olgu olduğunu ve adının ırkçılık karşıtlığı olduğunu görmemiz
gereklidir. Yani kısacası, kız alıp vermişizdir ve bundan gocunmamışızdır.
Bunu görmek çok kolaydır. Ta Orta Asya'da, şimdi Çin hakimiyetinde bulunan
Sincan Özerk Bölgesi'nde köleleştirilmekte olan Türkler ile, ırkçılığın
kıstas ve ölçütleri ışığında benim senin veya onun veya Türkiye sınırları
içinde yaşayan Türklerin gövdeleri, kolu, bacağı, yüzü arasındaki farklı-
lıklara fotoğraflara bakar gibi bakmak yeter. Bu ırk ve köken ayrımının
köken ile, yani tarihselliği ile sonuçlandığı durumlara tanıklık eder ki
yanıbaşında epilepsi veya sara diye bilinen sarılık hastalığı bulunur. Yani
sarılık, bizde ırktan olmaktan ziyade hastalık durumudur. Burada bana düşen
hastalıktan kaynaklanan ve soysuzluğun görüntüsü halini aldığı iddiasıyla
kadında yer eden türde bir vicdan örtüklüğünün kadınlarımızı zorlayacağının
altını çizmekti.

Lut kavmine atıfla, soysuzluğun görüntüsünü kadın vicdanında bu bağlamıyla
köşesine sıkıştığı azınlıkçılıktan ve onun tezahürleri olan iğrençlik, sefa-
let, sapıklıklardan dolayı bir kıpırdanmaya yol açmaktadır ve yine bu atıfla
melekler aracılığı ile kuvvetle geri çevrilmektedir. Ancak, toplumsal bağ-
lamıyla yaygın bir cezaya dönüşmektedir. Böylelikle rica ve ceza kadının
azmettiriciliğine girmektedir. Bu yüzden önlemi ayrıca alınmak zorundadır.
Kadının bilinemezliğinde rica ve ceza gayrimeşru kalmaktadır ve iktidarın
kuruluş nedenlerinin kadındanki gizliliği dolayısıyla bize karşı kulla-
nılan bir silah, bizi kısır döngüye ve yolu şaşmış tezahürlere düşüren bir
silah konumuna gelmektedir.
Düşünün ki koskoca medeniyetler kurulup inşa edilmiş ve bu koskoca
medeniyetler başlarına gelen felaketlerle ortadan kalkmışlar. İzleri
öyle silinmiş ki onlardan geriye bir tek inşa ettikleri yapıların
bazen biner yıllık bir zaman içerisinde bize ulaşan kalıntılarından
başka bir şey kalmamış. Biz bu kalıntılardan bir izlek yakalamaya
çalışıyoruz, hayatın özüne dair bir izlek ve onu keşfettiğimizde
kutsallığını hemen farkediyoruz. Bu kutsallık şimdiye dairdir ve
benzer şekilde bu yokolmuş medeniyeti kuranların yaşamlarına
dairdir. Onlara da bize gönderildiği gibi peygamberler ve kitaplar
gönderildiğini ve ta Hz.Adem'den bu yana bir tek soyun devamı
olduklarını biliyoruz.

Bunu not ettikten sonra hemen bugüne dönüyorum. Şimdi içinde bulun-
duğum dünyada o zamankilerin izdüşümlerini bulabiliyorum, buna
tanıklık diyoruz, veya çaresiz kaldığımda üzerime binen karanlık-
ların içinde, yani bir temel ihtiyaç olarak imanın iyice kendini
belli ettiği anlarda, kutsallıktan uzaklığımı ibadet ederek aşabi-
liyorum.

İbadete vakit ayırdığımda, anadilimin bu ibadeti gerçekleştirmekteki
yetersizliğinden dolayı, anlamlılık bakımından bir kez daha keşfetmem
gereken bir ilim penceresine varıyorum.

Dosdoğru bir iletimin, hem şimdi, içinde bulunduğum dünyada ve beni
şekillendiren olayların orta yerinde, hem de yokoldukları için üzer-
leri defalarca örtülmüş, hatta şimdi yaşadığım sorunların birer par-
çası olmuş kadim memleketlerin bize ulaştırdıklarında, belli başlı
yollarla gerçekleştirilebildiğini az buçuk görebiliyorum.

Ve fakat bu olanağın sınırlılığını, koşullarını, yani kutsal denenin
katılığını da bu ilim penceresi ile görebilmek gerekir.

Böyle bakınca acil önlem alınması gereken durumlar bu pencerenin
dışında kalıyorlar. Yine de varlar ve müdahil oluyorlar. Mesela
Gazze'de gerçekleştirilen katliamlarda ölen bir bebeğin nasıl olup
da büyüyüp geliştiğini, konuşma yetisi kazandığını, eğitildiğini
nasıl erişkinliğe kavuşturulduğunu merak ediyorum. Böylesi müdaha-
leler açıklamaya çalıştığım kutsallığın hangi kaynağına doğru
uzanıyorlar? Böylesi bir katılığı yumuşatmak için nasıl dua edilir
nasıl yakarılır, bunları merak ediyorum. Yoksa bu bebek ezelden beri
öldürülüyor da biz mi bilmiyoruz?
Önemli not: Aşağıdaki satırlarda adı geçmeyen yer adları, kurgu ve
gerçeklik bakımından çelişkiler barındırabilir.

Yeryüzündeki kara parçaları, yani kıtalar, henüz ayrışmamış ve de-
nizler kıyı şeritlerini belirlememişti. Hayatta kalmayı başarabilen
dünya halkı, insan boyunu katlayan devasa hayvanları, mamutları keyfi
bir şekilde öldürebilecek egemenliğe kavuşmuştu. Binalar
yükseltilmiyordu henüz, bunun yerine çukurlar kazılıyor, kimi zaman
büyük ve geniş, kimi zaman ancak bir ailenin barınabileceği çukurlar
kazılarak, yontularak, satıhlarında toplayabildikleri hafif malze-
melerle örtülüp, giriş ve çıkışları kapatılıyordu. Hatta bazen, ge-
çici konaklamak için tek kişilik çukurlar kazılıyor ve yine bitki
çöpleriyle üzerleri örtülerek barınılabiliyordu. Bu sırada doğanın
zorlayıcı koşulları ve artık o dönemde bile efsaneleşmiş mamutlar
insanlara ilk düşmanlıklarını açık seçik saldırılarla bu barınakları
imha ederek gösteriyorlardı. Bu koşullar belli bir süre geçtikten
sonra geri döndürüleyemeyecek felaketleri ardı ardına bu dünya hal-
kının başına kakarak, sanki yeryüzünde bundan önce hiçbir zaman bir
arada yaşanmamışcasına onları birbirinden koparan kıta oluşumlarını
meydana getirdi. Böylece halk birbirinden ayrıldı. Denizler, halklar
arasında kıyı şeritleri oluşturdular ve bu kopuş ve onu takip eden
ayrılıklardan dolayı bir çok halk helak oldu. İçlerinden sağ çıkan-
ların da dertleri birbirinden farklılaştı. Hatta yanlış kıtada kalan
mamutlar doğanın koşullarına ayak uyduramayarak yok oldular. Bir
süredir onlarla birlikte yaşayanlar, bulundukları yerde orayı bir
cennet bahçesine çeviren yeni, bilmedikleri doğa olaylarının
büyüsüyle orada bir medeniyet kurmayı sürdürdürler.

Bu sırada bir başka kıtadaki halk, felaketlerin ötesinde bir başka
ayrılıkla yüzleşmek zorunda kalıyordu. Bu halkın belli bir kesiminde
felaketlerin onları dünya üzerinden tamamıyla ortadan kaldırma kor-
kusu yüzünden, bulundukları yerden hiç ayrılmamaya dair bir gelenek
doğmuştu. Öte yandan diğer kesimde ise, muhalifler dersek, mamut-
ların bir süre daha hayatta kalmayı başarabildiklerini onlara bil-
diren ve bu sırada medeniyet kurdukları yerde doğanın onlara
getirdiklerinin, felaketlerden öncekine kıyasla çoğalmasından
kaynaklı bir adını koyma özgürlüğünün sağladığı özgüvenle ta ora-
lardan, bu muhalif kesime ilettikleri bir takım yeni sözlerle bun-
ların kıskançlıklarını kerhen de olsa uyandırarak onlara göçün
yolunu göstermişlerdi. Böylelikle, iki kesime ayrılmış bu ikinci
kıtanın halkının muhalifleri, bu çağrıya uyarak koskoca bir kıtayı
yürümeye koyuldular. Yürüdüler de yürüdüler. Yürüdüler, yürüdüler
ve bir kıyı şeridine, yani Kuzey Afrika'nın Akdeniz kıyısına, Nil
nehrinin deltasına vurdular. Yani daha açıkça söylersem bugünkü
Mısır'a vardıklarında, hayallerini süsleyen o cennet diyara
varamayacaklarını anladılar ve bir bozgunculuk yapmanın hesabına
giriştiler. Buna göre kıskançlıkla varamadıkları o eşsiz diyarın
medeniyetine bir başka karşılık vereceklerdi. Çevrelerinde bulup
bulabildikleri yalnız taştı, ve ta oralardan onlara ulaşan iletimin
çeşitliliğini küçümseyerek, cennetten uzaklığın ne demek olduğunu
onlara gününü gösterir gibi gösterecek devasa mezarlar yapmaya
koyuldular. Böylece Firavunlar zamanına kadar gelinmiş oldu. Hem
zaten konuşurken, iletirken onların yaptığı gibi yeni yeni isimler
vererek, yabancılık göstererek, özendirerek hiçbir yere varılmazdı.
Tıpkı ilk felaketten önce olduğu gibi, Mısır'a vardıklarında da
onları bir arada güçlü tutan, her koşula karşı birlikte ayakta
kalmalarını sağlayan eski dillerini korumakla yetindiler. Bu güçlü
tekrar kıyı şeridiyle birbirinden ayrılmış ve karşı kıtanın ta öbür
ucunda derin bir uykudaymış gibi kurdukları medeniyeti, sözdeki
kuvvetle paramparça edecekti. Böylesi bir birlik duygusuyla Mısır'ın
birçok yerine yüzyıllar boyunca devasa mezarlar yaptılar ki, olur
da cennet bahçesinden uğramak isteyenler gelirlerse, mezarların
ihtişamından dehşete kapılarak hemen boyunduruk altına girsinler.
Onlar bilmedikleri bir keşfe dalıp gitmişler ve verdikleri sözü
hitaplarını bozmuşlardı. Mısır'daki ölüye saygı ve onun bozulmamış-
lığı, yeni tanışların beraberinde getirdiği adını koyma keyfiyetini
onlardan çalacaktı.

F.W.Nietzsche, İsa'nın doğumundan onsekiz yüzyıl sonra "Sen ve Ben
'Tanrıyı' öldürdük" dediğinde aslında yalnızca Hz.İsa'nın çarmıha
gerilerek öldürülüşünü dünyaya hatırlatmıyordu. Bununla birlikte, beni
bir tanıklığa doğru uyaran, yönelten, bir Hıristiyan'ın serzenişiyle
karışık daveti var. Ancak Hz.İsa'nın hem tanrı, hem insan oluşundan
bir yalanın, tanıklığının yokluğunda sağlama alınmış bir yalanın
hasır altı edildiği durum, Hıristiyanlığın inanç düzlemindeki bu
temel dayanağından dolayı Nietzsche için bir arka kapı teşkil ediyor
ve böylelikle aslında Nietzsche hiçbirşey söylememiş kadar safça
bu cümleyi kurabilme imkanına sahip olabiliyor.
Hıristiyanlık üzere inşa edilmiş toplum katmanları, ve onlara dair
yaşama biçimleri, bize birer tekil tecrübeymiş gibi, türlü türlü
kahramanlarla, söylencelerle, ve hatta distopik denebilecek anti-
kahramanlarla gösterilebiliyor. Bu Nietzche'nin arka kapısı.

Bu toplum kuvvetli yeniden diriliş inancıyla dünya üzerinde ken-
dilerine özgü bir zümreyi, tüm Hıristiyanlığın dayanakları ile
gerçekleştirmenin peşinde.

Böylesi tekil, mesafesinden dolayı çoğula varabilen, halbu ki azın-
lıkçı bulunan zümre, peygamberini ikinci kez öldürmüştür demektir.
Bunun dünya çapında büyük sonuçları var, ancak bunlar kulakları
tıkalı olduklarından dünyanın geri kalanının, ki bazı Hıristiyan
cemaatleri de buna dahil edilebilir, seslenişi ve davetin aslını
kaçırıyorlar. Öncelikle bunu tespit etmek gerekir.

Hz.İsa'nın ikinci ölümü hiç de öyle azımsanacak bir şey değil.
Aslen sakin biri olduğumu kimseye anlatamadım. Doğrudur, dürtüler
kişiyi hareketlendirir ama ne zamandır başkalarının el altında tut-
tuğu bir silah gibi görülüyor, bilmiyorum. Hem zaten kişinin konuş-
ması için mesela, onu dürtmeye ne gerek var ki? Dürtünce ancak hay-
van ses çıkarır veya kişi rahatsızlık bildirir. Bu bildiriyi ter-
sinden okuyup bildireni saldırgan bulmak kimlerin işidir? Yani
dürtenden daha saldırgan bulmak kimlerin işidir? Yani sükuneti
bozmak saldırganlık sonucuna doğrudan varmaz, bunla birlikte, söze
veya seslenişe dayanmasına rağmen dürtümden kuvvetliyse bu olsa
olsa kalem-kağıda fazlalık vermek demek olur, ondan da öteye geç-
mez. Bu nedenle yazılı kaynaklar sükuneti daha çok kuvvetle bozar-
lar sonucuna varıyorum. Bu durumda konuşma boşa çıkıyor ve yazılı
kaynakların çeşitliliğinde anadilimle yeniden ilişkilenince boş
konuşma bir anda tarihselliği ile ortaya çıkıyor. Bu benim için bir
dehşet anıdır.

Sayıp dökmenin ve kayda geçirmenin tarihsel derinliği hakkında çok
fazla bilgi edinemiyoruz, ortalama ömür buna yeterli gelmiyor.
Böylesi bir derinlikten yoksun konuşmak yine de beni kabalığa veya
saldırganlığa mı zorlamış olur? Belki evet, doğrudur, fakat bunun
beklentisi içinde olmak zaten daha boş ve kaba değil mi? Malum
ortalama ömür var. Soru: bu söylediklerime rağmen nasıl oluyor da
dile getirdiklerim iki arada bir deredeymiş gibi tasnif dışı tu-
tuluyor ve bu haliyle üstelik, tarihsel sayılıyor. Kaldı ki
sayıp dökme ve kayda geçirme yetilerinden yoksun olmadığımı size
hatırlatırım. Durup dururken ses yükseltmek gibi birşey bu
ne var, yükseltemez miyim?

Kanaatimce hemen ses yükseltmemek daha büyük kabahat ve türkçeye
yakışan bir üslubun kaybıdır. Bir bakıma tanışma fırstını elden
kaçırır.
Soru: Bir kişinin tanıklığında veya ondan habersiz, onun hakkında
bir yakınını ona acımaya yönelten tekrarlı sözlerle taciz etmek
nedir?
Hatırladığım kadarıyla, veya annemden veya babamdan veya diğer
akrabalarımdan, büyüklerimden dinlediklerimden bildiğim kadarıyla
sokaklarda herkese maskelerin dağıtıldığı, bu maskeleri giymenin
zorunlu bir devlet tedbiri olarak getirildiği ve sonra bir hasta-
lığın bütün dünyayı sardığı bilgisinin kitle iletişim araçlarıyla
hergün ortaya konduğu bir yaygın hastalık dönemi yaşamadık. Oysa bu
olaylar artık benim ömrümün bir parçası, bir bölümü haline geldi ve
bulaşıcılığın, ölümcüllüğün ötesinde, safça bir unutkanlık umuduna
yaslanarak ve buna dayandırılarak yakınlarım ve ailem içerisinde
soğuk yaşanan bir çatışmanın nedeni olarak kullanılmıştır.

Herhangi bir ölümün bahanesi olarak kullanılabilecek kuvvetteki bu
tehlike, beni yüzleşmeye doğru itmiştir. Ayrıca buna benzer durum-
ların ortaya çıktığı mecralar birbirinden kopuk, bana yabancı ve
uzak kalmışlardır. Bu bakımdan pandemi dedikleri bu hastalık süreci
ilk adımda alınan tedbirlerin ötesinde, onlardan daha yıpratıcı ve
karamsar sonuçlar doğurmuştur diyebilirim.
Batum'dan ayrılıp ta Tiflis'e kadar geldim. Neredeyse Gürcistan'ın
bir ucundan diğer ucuna. Sınır kapısından geçerken evraklarım
yeterli olmuştu. Ama buradan öteye Kakheti'den geçip Azerbaycan
sınırındaki güvenlik kapısını bulmam gerekiyor. Kapının kapalı
olduğunu söylüyorlar. Dediklerine göre Azerbaycan'a Tiflis'ten
uçakla gidiliyormuş. Osman Abi de böyle söyledi. Yerleştiğim otelin
yakınındaki otogar lokantasının sahibi. Yemekte tanıştığım
Azerbaycan uyruklu aşcı da öyle söyledi. Çok canım sıkılıyor. Bir
başka memlekete ayak basmanın zorluklarını göğüslemek nedensiz bir
çabadır, diyorlar. Yani memleketin neyi eksik ki alıp başını gidi-
yorsun, terketmek üzere... Söylüyorlar, neredeyse beni vazgeçirecek
kadar var.

Anladığım kadarıyla, yolculuk uçağa bağlı kaldığına göre Azerbaycan
sınırının bu tarafı ile ötesindeki topraklar arasındaki mesafe açıl-
dıkça geçiş daha kolay oluyor. Halbuki mantığı ters kaldı. Bunu
Sarp'ta farketmiştim. Sarp, Artvin'le Batum'u ayırıyor örnekse
Ankara ve Tiflis'i değil. Bu yüzden bende bir merak uyandı. Adım
adım bir beşikten diğerine sıçrar gibi, sınırların ayırdığı
coğrafyalarda yakın yerleşimlerin buralara özel mesafelerine dair
bir merak. Bu mesafelerin uçak miline, kilometresine benzer bir
yanı yok. Bu kabulden sonra mesafeler arayı açmaya değil, benzeş-
tirmeye yarıyor. Coğrafyanın, sathın izleği böyle... Ama kesin
konuşmak için şahsım adına erken. Belki, buralarda yaşayanlar adına
çok geç.

Anadilleri ayrı mesela. Ama coğrafya, dağın ardı bile olsa, kendi-
sini hakim kılıyor ve hiç beklemediğim bir yerde, mesela bir çar-
şının içinde, sokaktaki tezgahtarın ağzında bir söz olup çıkıyor
kulaklarımı çınlatıyor, sonra tüm sınırları tekrar aşarak birden
kayboluyor. Böyle bir mesafe... Hal böyle iken uçağın süratle satın
aldığı zamanı burada, ayağımı bastığım yerde, uzatmak, günlere haf-
talara doğru uzatmak geçiyor içimden.
Başlık: 2024 yerel seçimleri sonrasında Türkiye'de yapılan siyaseti an-
lamak için yol gösterici tanımlar

1. Medya
Türkiye'nin bildiğim kadarıyla siyasi tarihi içerisinde, sürüklendiği
bunalım ve darboğazları kısa bir özetle, belli bir siyasi fikir edinecek
kadar, yeni kitle iletişim araçlarıyla çabucak öğrenmek, yine bu dönem-
leri yaşamış gerçek kişilere ve topluluklara kıyasla daha kolay. Bu
kolaylığın beraberinde getirdiği ideolojik pratiklere kaçma alışkanlığı
ise, yani mesela belli bir siyasetçinin izinden gitmek, veya gazeteci
tercih etmek veya muhalif bildikleriyle kavgaya girişmek gibi, şimdi
yaşadığımız toplumda anlamlandıramadığımız sıkıntıları, bunalımları
zaptederek, fethederek ve tövbe ve istiğfar ederek idealist eğilimlere
daha sık ve umursamadan başvurduğumuz sonucuna beni getiriyor. Bunun
kime yaradığı hiç belli olmaz! İdealizm muğlaktır ve bu memlekette
bazen muhkemdir. Fakat yetki sahiplerinin elinde oynaşan bu muhkemlik
devletin kayıt alma alışkanlığından dolayı, ister yasayla olsun, ister
yürütme kararlarıyla, ister yargı kararlarıyla olsun, Cumhuriyet'in
bize sunduğu kalıcılık imkanlarına dair akli bir temizliğe girişmenin
zorlayıcı unsuru olarak önüme dikiliyor. Bu bakımdan okurluk ve yazar-
lığın zaten basılı medyada Cumhuriyet öncesine kadar uzanan şüpheli
gazeteci kimliğini, ancak bir bilinçaltına itebildiğim ölçüde
gerçekleştirebildiğimi yüzüme vuruyor.

2. Tarih
Şöyle bir düşününce, Cumhuriyet kurulalı yüz yılı aşmasına rağmen
Cumhuriyet'in en kanlı ve en yıpratıcı siyasi dönemleri bile bazı kişi-
lere indirgenerek, tıpkı resmi tarihe veya bizde destanların oluşumuna
katkıda bulunması dileğinde olduğu gibi, yüz çevirmenin ucuz bahanesi
olarak kullanılabiliyor. Kullanılıyor da, adı üstünde ya, işte, ortada
ne bir olay var, ne de olaya dair esaslı bir kavrayış, siyasi sonuç-
ların aksi takdirde birer beka sorunu olacaklarından kaynaklanan
özelliklerini, yani nedenselliğini kolay kurma özelliklerini, Cumhu-
riyet'in ondan önceki Osmanlı Devleti'ne kıyasla kurmaya çabaladığı
çoğulculuk içinde bir o adama, bir bu adama atıfta bulunarak nasıl
tarihe eklemleyebiliriz, bilmiyorum. Resmi tarihle uğraşan uzmanlar
bu konuda biraz aydınlatıcı kurallar koysalar, tarihin tek tek kişi-
lere dayanmayan, dayansa bile bizdeki kavrayışı o kişinin izi veya
yası olmaktan öteye geçen, biraz daha akılcı bir siyaset, demin bah-
settiğim medya gözlüğü ile, daha kolay yapılabilse.

3. Suriye
Misak-ı Milli sonucuna varıldığında İsrail yoktu. İsrail devlet olarak
Ortadoğu'da kurulduğundan itibaren açıkçası Cumhuriyet Türkiye'sinin
tarihinde bazı dönemlerin, ister önce, ister sonra olsun, belirlenebilir
bir nedensellikle bu devletin kuruluşuna bağlanabileceğini düşünüyorum.
Gerçi Suriye'yi İsrail kurulmadan da Ortadoğu siyasetine dahil etme çabamız
tarihte kayıtlı, fakat bu çabaların nedenleri ile bugünküler artık bir
ve aynı olamaz. Biri beni ikna ederse ne güzel olur.

Biri beni ikna ederse ne güzel olur demişken yirminci yüzyılın ilk
çeğreğinde bazı söz üstadlarımızın bugünden bakınca bir aslan miyav
der gibi Suriye'nin şehirlerine, Halep'e, Şam'a, Hama'ya yerleşmeleri
ve oralarda devraldıklarını devrederlerken demin bahsettiğim muhkemliğe
benzer tavırlarını, verdikleri sözlerde ve oranın yurttaşlarıyla kur-
dukları bağlarda arayabilir miyiz, bilmiyorum. Bildiğim, bu söz üstad-
larının oranın yurttaşlarının önde gelenleri ile bir kanaate varırken
bunu güzellikle tanımlamalarıdır. Maarif-muallim karşılaşması beni daha
fazla soru sormaktan uzak tutuyor, tutmasına ama bu sualsizliğinden olsa
gerek, bir tedirginliği içime yerleştiriyor. En basitinden, mahallede
neler oluyor, nasıl bir mahalledir, sathın izleği otoriteye ne kadar
yakınlaşıyor veya ondan ne kadar uzaklaşabiliyor; bunlar sorarak
cevabını alamadığımız sorular. Konu, yani Suriye meselesi, özelleş-
tikçe, olayların perde arkası günümüz kitle iletişimi yoluyla, yeni
bir tarih yazımına veya bekanın nedenselliğine tam göbeğinden
bağlanmak yerine, giderek hafifler. Bir dış politika unsuru olarak
ele alınabilir. Yani genel bir Suriye politikası yoktur. Bu bakımdan
bizdeki söz üstadları orada toplanmakta olan yetkileri yeniden dağıtarak
bunun adem-i merkeziyetçi sonuçlarını ta o zamandan hakkıyla
görebilmişlerdir diyorum.

4. Yurttaşlık
Yurttaşlığın Suriye ve Irak özelinde sürekli göz önünde tutulması
gerekir. Bizde yurttaşlık yoktur, vatandaşlık vardır, oralarda vatan
olmadığı için yurttaşlıkları vardır. Bu bakımdan, Dürzi'lerin kapalı
mahallelerde, Türkmenlerin bir başka mahallede, Kürtlerin ayrıca
mahallerlerinde yaşamaları, buralarda belli bir zümreye ait olan
siyasetin feodalleşerek kuvvetlenmesinin yanında yurttaşlığı
bağrında taşıdığını söylenebilir. Bu bir tür yazılmamış antlaşmadır
yurttaşlığın kuvveti ölçüsünde uygulanan ve bir zümrenin diğer bir
zümreye dayatılabildiği, güç yarıştırabildiği yasalar bütünüdür.

Bu bakımdan, erken kalkan yol alır mantığı ile soluğu Hatay'da
Halep'te alıp, sonra yurttaşlığı iç siyasette bir ahkam kesme aracı
olarak kullananlardan pek hazzetmiyorum. Buna siyasetçiler de dahil-
dir, onların orada yaptıkları, bir gazeteye köşe yazısı yazar gibi
eski solcu eğilimlerini sütten çıkmış ak kaşık gibi göstererek muha-
lefet türetmekti. Yurttaşlığın anayasal güvencesi Suriye'de yerleş-
meden, burada kalkıp "canım belediyem", "inci belediyem" diyerek
Türkiye'ye bir anayasa tartışması getirmek yurttaşlığı bize
kaybettirir.

5. İsrail
Şimdi ben Suriyeli olsam, derim ki, ne oldu ne bittiyse şu elli yılın
içinde oldu. Ne mi oldu? Mesela bakın Batı Şeria'da sokakta yürüyen bir
adam, sokakta yürüyen bir diğer adama silah doğrulttu ve dedi ki: "Sen
Filistin'lisin, ben ise Yahudi'yim". Sonra, yine birer ikişer, tıpkı
bizdeki terör olaylarında ve cinayetlerde olduğu gibi, tam olarak
örgütlü oldukları belli olmayan, bir proje olarak tüm dünyada ilan
edilmesine rağmen neyi nasıl yapacaklarını anlayamadığımız kişiler
bir araya gelip dediler ki: Bundan böyle bu sokağa Filistinli'ler
giremeyecek. Bir tabanca... Karakolu esir alarak oradaki yetkileri
ele geçiriyor ve oradan, devletin diğer kurumları birer birer işgal
ediliyor ve birdenbire dünya çapındaki güç birlikleriyle Yahudiler
Filistin Devleti'nin yetkilerini devraldıklarını söylüyorlar. Bu
böylece yirmi, otuz, kırk yıl sürdü ve yıllar geçtikçe sanki hiçbir-
şey yapmıyormuş gibi görünen İsrail, 2025'e geldiğimizde soykırım
yaptığı kabul görmüş bir devlet haline geldi.

Şimdi ben Suriyeli olsam derim ki, ne oldu ne bittiyse, şu elli yılda
oldu.

6. Silah bırakma
Ben de diyorum ki, ne oldu ne bittiyse, bu silah bırakmayla oldu. Öcalan
istedi, bir tören düzenlediler ve PKK'lıların silahlarını yakarak yok
ettiklerinin görüntüsü medya ile duyuruldu. Bu silahların yakılarak imha
edilmesini bu törenin özü olarak yorumluyorum. Demek ki, silahlarını
onlardan başkalarının kullanmalarını istemediler ki, bir haznede ateşe
vererek kullanım dışı bıraktılar. İmgesi itibarıyla bir barış çağrısıdır.
Buna lafım yok ancak iç siyasetin yine tam bilmediğimiz dönemeçlerinde
bu olayın bile bir siyasi malzeme olarak kalması beni bir zihin
bulanıklığına doğru davet ediyor.
İran, İsrail'i hipersonik balistik füzelerle vurmuşken, İsrail, soy-
kırımına aşırı sağcılığı tanımadığını eklerken, silah bırakma törenini
Türkiye'ye özel bir demokrasi çağrısıymış gibi, yurttaşlığın, yani
yerel yasama yöntemlerinin kıtalar arası mesafesine rağmen, bizde
bulunmayan toplumsal refah katmanlarına rağmen, törenden yola çıkarak
bir anayasa komisyonu kurup, kapalıydı, açıktı tartışmasına girmek
yetki sahibi olan milletvekillerine yakışmıyor. Böyle şeyler bizi
çok oyalar.

7. CHP'li belediyeler
Bu belediyelerin bazılarına kayyum atanmıştır. Kayyum bildiğim kada-
rıyla belediyenin devlet eliyle sorgulanması sırasında bundan doğabi-
lecek olumsuz sonuçları üzerine alan kişiye deniyor. Yani Cumhur-
başkanı Recep Tayyip Erdoğan, CHP liderine borçlarınızı ödeyin dedi-
ğinde sopayı aba altından belediyelere gösteriyor. Yani belediye-
lerdeki yürütmenin başındaki kişi sorumlu tutularak başkanlık sıfatı
(makamı) korunmuş oluyor ve bu sırada bütün bir yolsuzluk gün yüzüne
çıkarılıyor.
Yoksa iki yıllık belediye ile CHP, hangi yolsuzluğa karışabilir ki?

Ancak konu kayyumun cezasına gelince iş biraz karışık... Herkes gibi
ben de çok az bir ceza ile kurtulmasını dilerim. Fakat bizde özellikle
son dönemde iktidarın DEM ve MHP ile birlikte giriştikleri bu olaylar
kimin eli kimin cebinde diye sorduruyor. Bu yazıdaki komplo teori-
sine göre, DEM partili belediyeler CHP ile seçim öncesi ittifak kura-
rak CHP'li belediye başkanlarının seçilmesine razı oldular. Seçim öncesinde
borçlu belediyelere kayyum atanacağını, buna mukabil hükümetin o
belediyelere onların özel adamlarını yerleştireceğini ve DEM partinin
CHP'yi yerel seçimde bu yolla saf dışı bırakarak, bildikleri kişileri
iktidar yetkileriyle bu belediyelere yerleştirme hesapları yapmadık-
larını kim bilebilir?
Bu durumda dönüp dolaşıp FETÖ'ye geliyoruz. Yani belediye sömürmekten
bıkıp Avrupa'ya müstakbel ikinci eşleriyle giden zenginlere, para
sahiplerine. Bu adamlar neredeler sahi? Ne yapıyorlar?

Cevabı için tekrar Suriye'ye bakıyorum. Kördüğümle, para nerede, yol-
suzluk nerede, ve yargı nerede diye soruyorum. Sonra yine cevaplıyorum
sırasıyla Avrupa'da, Türkiye'de ve Suriye'de.

8. Yetkiler
Rejim söz konusu olunca yetkiler ya Allah'tan veya yasalardan gelir. Bu
ikisi birbirinin tersyüz edilmiş halleridirler. Mesela örnek vereyim
ibadet özgürlüğü, yani laiklik, yetkiyi Allah'tan almayı onar. Bu herkes-
te böyledir. Fakat yetkinin sahipliği, onun yeniden düzenlenmesi, hak-
ların dağıtımı gibi konular yasal güvenceyle kullanıldıktan itibaren
yetkinin tanımı tersyüz olur. Onu artık Allah'tan gelmiş kabul etmeyiz
yasalarla, yani dünya üzerinde çok çeşitli diyebileceğim devletlerin
anayasalarında ayrı ayrı belirlenerek her birinde farklı haklarla
kullanılmış sayarız. Anayasası yapılmış bir devlet olan Türkiye'nin
sınırın ötesindeki devrilmiş zalim lideriyle yeniden kurulmakta olan
Suriye'ye has meselelerine tarihten gelen bir duyarlılığımızı yanlış
yöneterek, yalnızca bizim sınırlarımıza dahil olan yasalarla, orada
faili olduklarını bir yansıma ile meclisten geçirmesi yetkilerin
kullanımıyla ilgili soru işaretlerini daha belirgin kılar.