Şimdilerde bizde araçlar mı evden sayılır yoksa evler mi birer gemi
gibi akıp gitmektedir diye tartışıladursun, İrlandalıların Mescid-i
Aksa'ya yönelen gönül göçlerinin ve hatta onlarla birlikte diğer
Hıristiyan cemaatlerinin de Ortadoğu'nun merkezi diyebileceğimiz bu
büyük mescide yönelmiş gönüllerinin o coğrafyada ki, vaadedilmiş
topraklar olarak da adı geçiyor, hakim kıldığı uhreviliğinin (ahirete
dair olanın) ve ulviliğinin (büyük ve aşkın muradın), İslamiyet'te
takvanın bir oluşuyla neredeyse bire bir örtüşen dini niteliklerin-
den dolayı, orada gerçekleştirilen savaşların yalnızca ölümlere
neden olduğunu ve bu ölümlerin tuhaf bir şekilde tüm dünyadaki iman
sahiplerinin gönüllerinden geçenle, uhreviliği ve ulviliği ve
bilgisinin gaipteki kesinliği ile örtüştüğünü göze alan İrlanda-
lıların böylesine imgesel bir göç yerine, önce Amerika kıtasına
gemilerle, uçaklarla gitmeleri ve sonra bu defa ta oradan Akdeniz'in
doğu sahillerine varmak istemeleri bana biraz garip geliyor.

Gelgelelim, savaşın ve zulmün apaçık sonuçları tüm dünyada ses geti-
re getire, bu savaşları ve zulmü gerçekleştirenler, vaadedilmiş
topraklarında bu imgeye kavuşur gibi oturduklarında, yani orayı
mesken tuttuklarında aslında büyük ölçüde genişce bir mezarın, bir
toplu mezarın serpilmiş toprağının üzerinde yine dirilişin imgesini
yok sayarca oturduklarını, mesken tuttuklarını farketmiyorlar mı?
Çobanlıkları selam alıp vermekle bir olmuş iki yörük, sürüleriyle
birlikte karşılaştılar. Şimdilik aralarında bir söz geçmiyordu
hayvanlar çıngıraklarından çıkan sesleriyle bir dağılıp bir topla-
nır gibi otluyorlar, bir yandan da çobanların görüş alanındaki bir
menzile doğru birer ikişer koşuşarak ilerliyorlardı. Biraz dışarda-
kileri biraz içerdekileri birbirlerine göstererek o muydu, bu muydu
demeğe kalmadan iki çoban arasındaki derin düşmanlık kayboldu gitti.
Bu halen böyledir: Sahip oldukları meslekle, yörük olmaktan
kaynaklananlarla; ne sürüyle ne de geçtiği yolla bağdaşmaya gerek
duymadan, yani o muydu bu muydu demeğe gerek kalmadan tanışıp
helalleşirler. Bir keresinde denk geldi tanık oldum, biri diğerini
tanıyınca, içine düştüğü sefaleti anlatmamak için zor duruyordu.
Böylece ikisi birden sefalete düşmüş gibiydiler, kapalılıklarını
ilk fırsatta ekmek kapısına çevirmenin yöntemini, medeniyetle kur-
dukları cılız bağlarda birbirlerine göstermeğe çalıştılar. Bir söz
alıp verseler dünya yerinden oynardı. Kusurları daha çok bağlılık
demekti, daha çok bağlılık da sefalet demekti, çobandılar nihaye-
tinde, ikisi de geçtiği yolu iyi biliyordu. Böylece birbirlerini
helalleşmiş saydılar.

Bu tanıklıkla, geçmişte yaşamış olabilecekleri olaylar ve bu olay-
ların medeniyetten onlara doğru ve/veya onlardan medeniyete doğru
uzanan uzun sürmüş, eskimiş, çarpıtılmış sonuçları hakkında bende
bir merak uyandı. Artık çobanlıktan mıdır nedir, gözümde canlanan
bir kesitte, tarafsız ve biri diğerine küskün, ve karanlığa yakın
bir gökyüzü altında açlıktan, ticaret yapmak için yüklediği atını
keserek yemek zorunda kalmış bir adam göründü. Bu birçoklarına göre
öylesine hikayelendirilecek bir olaydı. Hatta belki, biraz cesaret
bulanlar allayıp pullayıp anlatabilirdiler. Ama iş bu hikaye üze-
rinden söz alıp vermeğe gelse dünya yerinden oynardı.

Neyse, çobanlar karşılaştılar ve atlar savruldu. Bundan sonra, ne
kadar sonra veya nereden nereye gittiği bilinmeyen bir tatışma uzun
yıllar boyunca herkesin diline yerleşti. Bir tek bu değil elbette
yeryüzünde bugüne kadarki uygarlıkların başlangıç ve sonlarına ve
birbiri ardına gelişlerine ve bir arada bulunuşlarına sirayet eden
bir tartışma.

Haliyle epey bir külliyat birikmişti. İlim, irfan, doruk noktala-
rından alınarak yüzyıllar boyunca korunaklı bir şekilde bu güne
kadar getirildi. "Her kabile, su alacağı yeri bildi ve belledi"
(A'raf:160) anlayacağınız.

Atların savrulması, bir başatın, o sürünün önderliğini yapan atın
sürüdeki yerini değiştirmesi ile gerçekleşmişti. Belki bir sonba-
hardı. Hızla koşuyorlardı. Tırıs tırıs... Savruldular ve yön
değiştirdiler. Tırıs koşmayı sürdürdüler. Bu sırada ben akli
melekelerimin zora gireceği bir olayın tevatürünü unutuyordum ki
acizliğimden gelen mesafelerle, sahip olduğum bir bilginin tersyüz
edilmesiyle sonuçlanacaktı. Bu tersyüz edilişin tarafsız ve birbi-
rine küskün ve karanlığa yakın bir gökyüzü altında gerçekleşeceğini
artık biliyordum. Belki o sırada atların savrularak koştuklarını
hatırlayacağım. Belki bir ilim penceresinden bakarak
gerçekleştirdikleri göçü bir fırtınayla, özellikle de Furkan'la
özdeş tutma fırsatım olacak. Ve yine tam o sırada belki, dünya
yerinden oynamak yerine, iki çoban söz alıp vermek yerine, şekil
verebileceğimi atların savrulmasına öykünerek fark edeceğim. Sonra
bunun bir göksel (kevni) olaya dayandırılabileceğini keşfedeceğim.
Ve belki sonra bu keşif çobanlara ve yörüklere, fazlasıyla
cezalandırılmış sefaletlerine teselli olacak, bugünden bakıp
atların savrulduğu o ilk güne dek.