| Kişisel bir kırgınlıktan çok uzak bir yerde acizliğimin adının yokluğuna bina edilmekte olanı, sanki adımmış gibi üzerime alarak gerçekleştirdiğim yemin bu işle ilgili ehliyet sahiplerine ulaşmamıştı. Acizlik böyle bir şeydir. Bu günden o günlere baktığımda elle tutulur ve topluca girişilmiş bir çabanın kır- gınlığı ile bu defa o çabaya bizzat ben katılarak bir sonuç aldığımı sandığımda birileri o yemini yineliyorlardı. Oysa nihayet adını koyabildiğimi düşünüyordum şimdi, ama bu neye yarar ki? Yeminler tövbekarlığı bulmak zorundadır, ehliyet sahipleri ise bina edilenin temelinde bulunan adı konmamış acziyete fıtrata uygunluk dolayısıyla peşin bir kabulle yaklaştılar. Burada bir önlem eksikliği var. Benden tarafta ise üstüste yığılmış ve dört elle sarıldığım acizliklerin, herbiri birer ayrı hayat gibi uzayıp gidebilecek adanmışlıkları... Geçmişime yönelik uzlaşma çabaları elle tutulur ve topluca girişilmiş çabalar. Peki bu çomak nasıl sokuluyor? Bir örnekle açıklarsam, Tatar beşiği ve Abaza kundağını anlat- mam gerekir. Burada beşik bebeğin dünyaya açıklığını temsil ediyor. Annesi çocuğuna ninni ve ilahiler okuyarak onu dünyaya teslim etmektedir ve beşikte sallanan bebek yarattığımız dün- yanın çeperlerinde düşler alemini zenginleştirir. Kundakta ise bebek hareketliliğini tamamen kaybetmiştir ve bilmediğimiz alem- lerin kişiliklerine emanet olunur. İşte bu emanetle, fıtrata dair kolayca gerçekleştirilen bir yemin, adı konmamış aciz- likler ve uzayıp giden adanmış hayatlara, şehadetlere, o kişi nazarında kapı aralamış olur. Bu nazarla o kişinin verdiği bir emirle, bir yakını tarafından dövülmesi, adanmışlıktan şehadetten ayrılmaz. Böylesine katılaşmış bir emirler zincirinde bebeğin büyüyüp gelişme süresindeki boşlukların zamansal boşlukların yine o kişi nazarında hiçbir önemi ol- mayabilir. Emirler bir bina inşa olur gibi sırasıyla verile- bilir. Çocuk yaşa geldiğinde zaten izini süremediği acizli- ğin, bunun gibi emirlerle, taşıdığı bir yük haline gelmesinin dört elle sarılacak, topluca girişilmiş çabalar olduğunu anlamlandırması için birçok kez sonuç alıp tövbe etmeyi öğren- mesi gereklidir. Dava topyekün üstlenilir. Elhamdulillah. Halbu ki Abaza kundaklaması ile kaderi şekillenen bir çocuk, Kafkas coğrafyasında nereden gelip nereye gittikleri belli olmayan travmatik geçmişlerinin izsiz duraksız başıboşluğunda Yahudi kişiliğinin gölgesine çok kolay sığdırılmaktadır. | Çarlık Rusya'sının daha sonra Sovyetler Birliği'ne örnek olacak, kültürel mirası devralarak koruma geleneği Rusların enetellektüel birikiminin önemli bir dayanağıdır. Halkların kardeşliği gibi söy- lemler buradan çıkmakla birlikte, özellikle yirminci yüzyılın baş- larında kültürel çeşitliliğin bir arada ele alınması zorunluluğu devrimcilerin aklını epey bir oyalamıştır. Daha sonra Suriye'deki ağalık düzenine izlerini bırakan feodal yapı, Rusya'da hiç bitme- yen bir kaderine bırakılmışlıkla eş güdümlüdür. Bu bakımdan Rus- ların Çarlık'takine benzer bir merkeziyetçiliği dilediği zaman uygulamaya koyarak halkları kendi kaderlerine terk edebildiğini bugün bile söyleyebiliriz. Ukrayna'nın Rusyadan ayrılması ise hiç kuşkusuz devrimciliğinden itibaren bütün Rus entellektüel biriki- mini yeniden gözden geçirmek üzere Rus aydınlarını zorlamıştır. Kaldı ki günümüzde askeri müdahaleye başvuruyorlar. Bu tarihsellik içinde tehcire hiç yer vermeyen Rus Devleti'nin, Karadeniz'in kuzeyindeki Abhazya diye bilinen özerk bölgede ne tür faaliyetler yürüttüğünü tam bilemiyoruz. Yarı-Slav Abhazlar'ın Rusları kültürel mirasçılıklarından dolayı Avrupa'dan kaçıp sığınabilecekleri bir yer olarak görmeleri mümkündür. Abhazlar'ın bu sığınmacılıktan önceki tarihleri hakkında ise çok şey bilmiyoruz. Fakat oraya yerleştiklerinde derin bir yas duygusuyla anadillerini yitir- diklerini ve Avrupa'da gösterdikleri barbarlıktan dolayı işken- celerle oralardan ihraç edildiklerini tahmin edebiliyoruz. Gelgelelim iman sahipliği bakımından elde ettikleri kurtuluşun kimler tarafından onlara sağlandığı, yaşadıkları yer dolayısıyla belirsiz kalıyor. Dahası, Abhazlar iman sahipliği bakımından her dönemde bir kurtuluş elde etmiş gibi görünüyorlar ki, bu onların barbar olduklarını, yani iş iman etmeye gelince aylak ve oyunbozan olduklarını, hatta bu oyunbozanlığı kasaplıkla yapabildiklerini bana gösteriyor. Bebeklikten başlayan adam kundaklama gelenekleri ile Avrupa'da yaşadıkları işkenceleri, Abhazya'da tuttukları yası, anadil yitim- lerini unutmuşa benziyorlar. Bu ve bunun gibi tarihsiz geleneklerle bizzat ben ve yakınlarım muhattap oluyoruz olmasına ama bizde Rusya'daki gibi topluca bir kaderine terketme, ilhak, olmadığından özellikle iman söz konusu olunca, kurdukları tuzağa düşmüş oluyoruz. Bu tuzağı şimdi biraz açıklamam gerek. Bildiğiniz gibi Hz.İsa'nın öğretisindeki akılcılık, ondaki şifa verme üstünlüğüne dayanıyor. Hatta Avrupa'nın paganizmi ve simyası bu bakımdan biçilmiş kaftan olarak gördüğü, bu hizipten bir Hıristiyanlığı hemen benimsemiştir. Ta oralardan günümüze kadar ulaşan olay örüntülerinde resmi bütünleyen pagan-şaman uzlaşısı haliyle pagan ve şaman olarak değil, tevhid unsurlarını içermesi bakımından birbirleri ile akrabalık kuracak durumdalar. Bu vurgular ancak dini temelde; iki büyük dinin, Hıristiyanlığın ve İslamiyet'in örtüştüğü hallerde yapılabiliyor. Ancak Cumhuriyet kazanımlarıyla iyice şımartılmış bazı Abaza kökenli tanıdıklarımın bu kazanımları daha elverişli hale getirmek yerine etnik temelli bir ayrımdan faydalandığını sanarak bizdeki tıp bilgisiyle Avrupa'daki simyanın arasından filizlenip, hatta daha sonra orada ve Alamut'ta, onlara şifa olsun diye alınıp verilen karşılıklı sözlerin, yani ayetlerin yakılmasıyla sonuçlanan, kupkuru bir inkara dayanan azınlıklarını Rusya'dan özendikleri feodallik- leriyle memleketimizde ailelere dayatmaları, benim nazarımda Cumhuriyet kazanımlarını bir ölçüde alıp götürmüş oluyor. Ölçü dediğime bakmayın, bu aslen ölçüsüzlüktür. Ayrıca Ukrayna'nın Rusya'dan ayrılmasında böylesi bir ölçüsüzlük yapmışlar mıdır diye bakmak gerekir. Feodallik, feodal olmayan bir aileye dayatıl- dığında Suriye örneğindeki gibi büyük bir hapishaneye dönüşebilir. | Bilgiye ulaşmakta ve onu meydana getirmekte kullanılan iki kale burcu, tarihsel sıralaması göz önünde tutulunca ahlak ve akıldır. Nikomakhos'a Etik kitabında Platon'un erdemli kişisini oluşturan öğeler ve birbirleri ile aralarındaki bağıntılar ortaya konurken ahlakın 'demonia', yani onun düşünce izleğinde 'bilinemezlik' anla- mında kullandığı, bugün 'vesvese' olarak bildiğimiz bir unsuru içinde barındırdığı söylenir. Bu halin erdemliliğe herhangi bir zarar verdiğini düşünmez Platon, fakat bilinemezliğin açıklama- sını da bilinmez olduğu için boş bırakır; oysa günümüzde vesvese türünden bir huzursuzluğun gizlenmekte olduğu yerden hemen çıkarı- larak adının konması gerekliliği gün geçtikçe hızla ve kuvvetle bizi bu görevi yerine getirmeye zorluyor. Platon'un böyle bir derdi yoktu. Demonia'nın öbeklenerek bir şekil almasını ve anlamlı bir hale gelmesini edilgin bir bekleyişte tutmuştur. Hatta böylesinin daha erdemli olacağını savunmuştur ve fakat bir kez erdemli bir eyleme dönüştükten sonra onla ilişkisinin geçici bir süreliğine, yani yeni bir şekil alana kadar koptuğunu söyler. Devleti dahi, aralarındaki ilişkilerde ahlakı temel alan erdemli kişilerin oluşturduğunu açıklayan Platon'un, erdemlerin bağıntıla- rını serdiği ünlü kitabının akla dair bir tümevarımı imgeleştirdiği söylenebilir. Ancak yine de tümevarımla ulaşıldığını söylediği devlet bildiğimiz akıldan ayrı bir yer tutar. Neo-Platonist Kant'ın daha sonra kavramsallaştırma deneyleri ile aklı güçten ayırma çabaları, Platon'a kıyasla sistematik bir tüm- dengelim kurgusuna sahiptir. Ayrıca şimdi bunu tarihsel bir bağ- lama oturtmaya çabaladığımda, örneğin Fransızlar'ın İngiliz demokrasisinin etkisi altında kalmış diplomatik zayıflıklarının halka ulaştırdığı bir takım haller ve halkın Hıristiyanlığın yekpare gücüne sığınarak anadillerini adım adım buradan gerçekleştirdiklerini, elle yapar gibi yaptıklarını göz önüne alınca Kant'ın tümdengeliminin onlar için biçilmiş kaftan olduğunu söylemek işten değil. Bu durum Almanlar için de geçerliydi elbette ama Hegel'in idealizmi ile tümdengelimin doruğuna Almanlar çıktı, Fransızlar ise Napolyon'un ardına düştüler. Tüm bu süreçte Hıristiyanlığın temel metinlerinin dili olan Latince'yi kurdukları dilin ana unsuru haline sokmaktan kaçamadıkları için sanat ve felsefeyi tümüyle Hıristiyanlığa teslim ettikleri de, o dönemin filozoflarının, Spinoza örneğindeki gibi veya Cermen ırklarının sanatçılarının eserlerinde gözlemlenebilir. Bu kişilerin bazılarının acıklı hikayelerini dileyenler Kilise ile ilişkilerinde okuyabilirler. Kaldı ki, bu tarihsel izlek, bizde, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde, yani yıkılış devrinde, neredeyse bire bir yaşanmıştır. Buradan kadim dillerin kıymetinin büyük- lüğüne varacak bir tarihsel kesit, Türkçe özelinde bir kez daha verilebilir. Bu cümle şimdilik biraz tuhaf gelecek ama açıklamaya çalışayım. Şairliğin çok katmanlılığı ve iletimindeki imgesel kapsayıcılık kadim dillerde yalnız kendisini değil, çevresini de koruyan bir dil özelliği olarak görülebilir. İkincisi, sanıyorum Avrupa dillerinin bazılarının görece yeniliği, veya yeniliğe açık oluşları bizdeki yeniliğe açıklıktan biraz farklı. Üçüncüsü, Avrupa monarşilerinin feodallikten kurtularak aristokra- sinin eşliğine erdiği dönem orada kısa sürüyor ve halktan yükselen ses, burjuva sınıfının ortaya çıkışıyla halkın kendini ifade etmesinin yollarının tüm olanaklarını bu sınıfta buluşturuyor. Bu hızlı değişim tarihselliğindeki birikimle tek doğrultuya çekil- miştir, o da burjuva aklıdır. Ondan bir adım önce Avrupa, Helenist geleneğin mitolojik, mimari, ahlaki tüm yönlerini Hıristiyanlık öğretisini çatı olarak kullanarak toplumlarıyla uzlaştırmıştı. Bu uzlaşmanın ilk adımlarıysa Avrupa daha henüz Ortaçağ'a yeni girmişken İslami literatürde kaydedilmekle birlikte 11. yüzyılda gerçekleşmişti. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu kurulduğu dönemde... İslam'daki Cahiliye devri külliyatının tamamlanmış haliyle zaten kurulmuştu. Uzlaşma farklı değildir. Helenizmden Arapça'ya yakın veya doğrudan Arapçaya yapılan çevirilerden ve çok sonra Avrupa dillerine aydınlanma devri ile başlayan çevirilerden yola çıkarak bizdeki ilme ve onlardaki akla dair ne söylenebilir? Bu bir araş- tırma konusu. Fakat yerleşik kullanımların çeşitli anadillerdeki tezahürleri benzer olmakla birlikte Avrupa'yı akıl sahibi yaparken Osmanlı İmparatorluğu'nu yıkmıştır. Burjuva aklının Avrupa'daki egemenliği, yıkılma devrinde Osmanlı İmparatorluğu ulemasının hem tümdengelimsel hem de batıdakine benzer sonuçlar alacak akli melekeleri eşzamanlı olarak yetiştirme çabası bana kalırsa Arapça ve zaman zaman Kur'an Arapçası'nın yanlış kullanımına sebep olmakla, kadim bir diğer dil olan Türkçe'nin barındırdığı şairliklere dokunmamıştır. Buradaki olumsuzluk burjuva ekonomik sınıfının yarattıklarının çokluk ve tekniğine, doğrudan ilimle varılamamasından muzdarip, eşyaya yönelen, yönelmek zorunda kalan bir şairliktir -İlim, maluma tabiidir. Bu şairlik bir tür eşya nedeni araştırır gibidir, tüm ekonomik hegemonyayı yüklenerek... Ona bir anti-tez oluşturan bir siyasi görüşü içerecek üslupta, bizim şairliğimize dönüşmektedir. Az çok şairliğe merak saranlar bunu burjuva egemenliği altında ve onun kalıntısı gibi üstlenilen bir görev olarak görürler ve ondan tiksinerek kaçmaya çalışırlar. Bu işin ilk elden yapılması gerekmektedir. Eşya ve halık, doğası gereği menfi veya ihtiyaçtan doğan bir aklı ancak beraberinde getirebilir. Edimsel olarak ticarettir, kabaca... Halbu ki ticaret aklı, konu ettiklerimin arasında sahiplenileceklerden yalnızca biridir ve başlangıç olarak ele alındığında bile yine tümevarımsal düşünceye bizi ancak taşır. Nitekim bu durum bir duvar imgesiyle özdeştir. Duvarın ortaya koyduğu ayrılıklar eşzamanlı olarak geçekleşir ve bu ceza yaptırımlarından kurtulmanın bir tek yolu vardır. O da 'vesvesenin' yani Platon'un 'demonia' dediğinin Rabbi'nden dilemektir. Bu dilek bizi erdeme ve ahlaka değil dosdoğru akla götürür ki, Türkçe'nin şairaneliğindeki çok katman- lılık ve iletimindeki imgesel kapsayacılık da tam buradadır. | Bundan yaklaşık sekiz yıl önce bir kadınla tanışmıştım. O zamanlar evlenmenin derdindeydim. Yaşım yavaş yavaş ilerlemiş, otuzbeşi bulmuştu. Ondan çok daha önce okul yıllarımda eşlik ettiğim, hala zaman zaman hatırıma gelen, geldikçe geçmiş yılların acısını dindirmesini dilediğim; o sıralarda aramızda geçen kavgaların ve çatışmaların içinde benim haberim olmadan, benden sakladığı bir de çocuk dünyaya getirip, sanki sır büyütür gibi evladımı yetiş- tiren ve şimdi sırrın ortaya çıkışıyla bütün hayatımı yeniden kaplayan o genç kızın nerede ve neler yaptığından büyük ölçüde yine habersizdim. Bu nedenle bir eş arama özgürlüğüm bulunduğunu sanıyordum. Aradan geçen yıllar boyunca da, bu türden bir aldan- manın içinde bocaladığımı düşününce, kısa süreli arayışlarımdan neden alan tanışmalarımın, hayatımın anlamlı yönlerinin bütün- lüğüne zarar getirmesinden endişe duyuyorum. Şimdilik sekiz yıl önceki bir tanışla, bu tanışın meyvesini veren bir izdüşüme sizle birlikte tanıklık etmek istiyorum. Buraya kadar anlattıklarım size oldukça edebi, sanatsal, ya da yüz çevrilecek bir üçüncü sayfa haberi, bir toplu dizi senaryosu izleği olarak görünebilir. Fakat bu tanıklık oldukça güncel ve hiç beklemediğiniz yerden... Kadın Malatyalı'ydı. Fiziksel özelliklerine değinmek istemiyorum ama boyu benden biraz uzundu. Ben o sıralarda neredeyse yıllardır bu yoğunlukta bir bağ kuracağım bir tanışıklığa girmemiştim. Kadınlar hayatı tanımanın ve bilmenin yoludur derler ya, bende bu söze yönelen zorunlu bir inkar, hangi kuvvette beni başka hangi mecralara savurduysa, bunları konunun dışında bırakmak istiyorum. Bildiğiniz bir şeyden söz açıyorum size, kadınların kendilik- lerinden geçişli veya geçirgen olmaları sayesinde bana ulaşan anılarla yoğunlaşmış ve günyüzünde yaşadığımız içtenliklerden... Birer akrabalık ilişkisi gibi, onların bilmedikleri yerlere uzaman bahçelerdeki çiçekler gibi açılan, kuvvetlenen bağlılıklar diyeyim... Mesela size bir örnek vereyim. Bu kadının, tanıştıktan kısa bir süre sonra, zaten kullandığı cep telefonu markasını, IPhone beşti sanırım, hiç değiştirmediğini, bir tek yeni modelleri çıkınca, içinde sakladığı bir ukde gibi peşine düştüğünü bildim Biraz beklenir ya hani, IPhone işte, çıkınca hemen alınmaz veya hemen alınır, hatta ilk getirilir... İşte böyle böyle kendisiyle oyun oynar gibi yeni modellerin hayalini kuran bir kadın. Elbette boşuna değildi tüm bunlar, bir anlamı vardı boş bir istek veya tutku olsa neden bir tek o eşyada kalsın ki? Boş tutku ve istekler hemen yer değiştirirler, siz onlara anlam verdikçe belli bir eşikte sizi terkedip bir başka dala konarlar. Bu ele geçirmenin yenilgisi böylece uzayıp gider. Bu kadın belli bir nedenle bunu oyun haline getirmekden mutluluk duyuyordu övünmek gibiydi yaptığı. Övünmenin geçerli bir bahanesi olarak görünüyordu ona. Neyle övünüyordu? Tıpkı bunun gibi, akrabalarından edindiği tutumlar davranışlarına girmekle bir başkasında, yani muhattabında ortaya çıkaracağı iyi sonuçlardan yüz çevirmenin övgüsüydü. Böylesi, oldukça genel ve kadınlar için vazgeçilmez bir övünmedir, belki hayati derecede önemlidir, tutumuna bağlı olarak... Buradan öteye nedenselliği veya akılcılığı ile ilgilenmiyordu, varsın akıldışı olsundu, bir şey değiştirmiyordu. Gün yüzüne çıkardığı başka bağlılıkları dünyaya sunmuştu bir kez ve ben yılların açlığı ile o başka bağlılıkların ortaya çıktığı mecralara doğru koşmaktan kendimi alamıyordum. Bu da zaten böyledir. Sonuçta aradan yıllar geçti ve yakın bir zamanda, onun ta o zamanlardan bu tutumlulukla ortaya koyduğu davranış benim nazarımda bir anlam kazandı. Dikkat ediyorum, market alışverişinde elim tatlıya gidiyor. Çocukluğumdan kalma bir alışkanlık diyemem çünkü neredeyse bütün ömrüm tatlılara dair bir tutum geliştirmekle geçti. Gerçekten ömür boyu süren bir çabadır, hepinizin bildiği gibi ve oldukça değerlidir. Hatta bazen komşuluk ilişkilerine el verdiğini savunanlar bile oluyor ancak benim itirazım tam burada devreye girecek. Bir düşünün, dünyaca ünlü İskandinav bir satranç ustası Avrupa'nın yükselttiği medeniyetin getirdiklerinin kıyısında bir yerde, şeker hastalığına sözüm ona hepten perde çeken İnsülin etken maddesini kullanma fırsatını değerlendirerek kendi yolunda bir hayat kuruyor. Belki yüzlerce kupası var takipçileri, taraftarları ve çevresinde topladığı bir ustalık zümresi var. Bu adamın durumu gerçekten benim merakımı uyan- dırıyor. Birazcık satranç camiasına adım atsanız, herkesin onun adını iyi bildiğini ve iyi kötü onlarda saygı uyandır- dığını ve hatta bazılarının da bu oyunun önderliğini yaptığını söylediklerine denk gelirsiniz. Burada bir noktalı virgülle size satranç oyununu tanıtmam gerekiyor. Bu oyun, geçmişini göz önüne alınca oldukça eski bir oyundur. En eski oyunlardan biri olmakla birlikte hükümdarların oyunudur, aynı zamanda. Marko Polo ile Kubilay Han'ı bir araya getiren yazarın dediği gibi, Kubilay Han oyun sırasında tahta üzerinde bir kareyi fethetmekle kalmıyor, o aynı zamanda dünyayı fethediyordu. İlk bakışta her oyunun sonuçlarındaki düz mantık gibi görülen bu durumun satrançta özel bir yeri vardır. Bu oyundaki fetih oyunun eskiliğinden, derin geçmişinden dolayı ta o zamanlardan günümüzün gerçeğine yankılanan bir söz alıp verme gibidir. Bu bakımdan sportif algısı yetersiz kalan benim gibi kişilerde oyunun cazibesine çabuk kapılma nedeni oluyor diyebilirim. Yalnız bendeki bu zayıflığın da bir nedeni var. O da hasb-el Kader Abaza topluluklarının Türkiye'deki uzantıları olan ailelerle hem tarihsel, hem de mahalli ilişkilerde bulunmuş ol- mamdır. Şimdi diyeceksiniz ki ne alaka? Konudan konuya atlamak gibi olmasın diye size bu durumu bir kulaç açığından örnek vererek özetleyeyim. İrlandalılar İskan- dinav göçmenidir. Danimarkalılar, Baltık'ta bulunmalarına rağmen İskandinavya göçmeni olarak tanınırlar. Ben de vakti zamanında birkaç İrlandalı yetişkin adamlarla tanışmış ve dünyaya karşı tutumlarından çok etkilenmiştim. Bir acıdan geçtikleri belli oluyor daha hemen ilk tanışmada. Ama mesela İngiliz Kralları sizin kadınlarınıza tecavüz etmişler deseniz, kadını bırakıp tecavüzü kabul ederler. Herneyse, dilerim acıları bir gün son bulur. Onlar Baltık denizini geçmekle anadillerini kaybet- mişlerdir. Benzer şekilde Danimarka da tecavüz vakalarıyla doludur. Yani İskandinav halkları tuhaf bir inadın peşinden koşmuş gibiler, memleketlerinden kovdukları insanların kader- lerinin peşini bırakmayarak onları iyice çileden çıkardıkları belli oluyor. Bu durum oradan gönüllü olarak ayrılanlar için de geçerlidir. Hıristiyanlığın lokomotifi sayılan ruhban sınıfının o göçmenlere dair edimsel bakışlarının hangi istikamete çekildiği o halkların kaderinin yine bir parçası olmuştur diye tahmin ediyorum. Ve tüm bu anlattıklarımın en önemli kısmına şimdi gelmiş bulu- nuyoruz. Koskoca bir dinin yol göstericiliğinde, buradaki ve biraz Karadeniz'in kuzeyindeki Abhaz göçmenlerinin yerleştik- leri yerlerdeki eskimişliklerinden hiç faydalanamadan, kos- koca Avrupa'yı bir tek kavim haline getiren ruhbanların avcunda tecavüzü yoğun İskandinav halklarının melekelerine kolaylıkla peşkeş çekildiklerini ve üstelik onlarında daha en başından bunu kabullenerek, bir tecavüzü kabullenir gibi, oraların her türlü pisliğini buraya gönüllü nefer gibi getirmediklerini kim söyleyebilir? Bu gerçeklikten faydalananan ünlü satranç ustamız kareleri birer birer fethederken, oyunun geçmişten gelen yankı- sını insülinle perdeleyerek dünyayı fethediyor olmasın? Halbu ki insülin ölümcüldür. Ölümcüllüğü şekerin günümüzde yasal tüketim maddesi olması nedeniye göz ardı edilmiştir. "Ölmek üzereyken kullanmak serbesttir" demektedir, Avrupa'nın yükselmekte olan medeniyetinden doğan fırsatlar. Halbuki bes- lenme bakımından tek önerdiği öğün şekerlemedir. İşte böyle, bir satranç ustası dünyayı fethederken ölümcül- lüğüne, ve ardında bıraktığı, önüne kattığı kişilerin kimler olduklarını hiç önemsemeden ve koskoca bir dini ve ruhban sınıfını emellerine alet ederken, bize tek sunduğunun aslen şekerleme olduğunu gözden kaçırması ve buradaki çabalarımızı boşa çıkarması gerçekten kayda değerdir. En azından benim nazarımda böyledir. Abhaz'ların kavim diye tutturdukları, orada bir yalnız adama indirgenmiştir bile. Böylece, zaten kör topal yol alan mahallemi bu mecralardan ayırmanın da vakti gelmiş oluyor, öyle değil mi? Öyle değil mi, Seda'cım? | Durduk yere oturduğum koltuktan kalktım, kalkmadan hemen önce karar vermiştim, eşyalarımı hazırladım, öyle çok değil, bir çanta dolusu yol malzemeleri... Bir iki gün daha bekledim eksiklerimi tamamlamak için. Bu süre boyunca hep ayaktaydım sanki, eksiklerimi tamamladım. Evden çıkmak için uygun bir vakit var mıydı, yok muydu sorusu aklıma gelince beni durduracağından korktum. Gece mi uygundu acaba, veya sabahın ilk ışıkları. Bilemedim, bu yüzden, hiç değilse havalar kırılmaya başladı, güneş de sırta vuruyor diyerek çantamı sırtladım ve çıktım. O gün bu gündür eve uğramadım. Yolda uzun bir süre geçirdim, bir ay kadar... Muhtelif yerlerde konakladım, bazen bir şehrin parkında bulunan bir bankta bazen otogarlarda, bazen düpedüz şehirlerden uzak yerlerde yaylalarda, bozkırlarda, sahil kenarlarında geceledim. Başımdan bir sürü olay geçti. Sıklıkla korkuyordum. Nereye gittiğimi bilmeme rağmen orada ne yapacağımı bilemediğim için endişe duyuyordum. Özellikle geceleri... Yıllarca ev rahatıyla yaşa- dığımdan bazı duraklarım bana son derece tekinsiz ve ıssız geli- yordu. Halbu ki çok uzaklaşmıyordum. Ama yol üzerinde bir son- raki durağıma vardığımda bildik mekanlar, tanıdık insanlarla bir araya geldiğimde yolda günler geçirmenin getirdiği kendine has bir mesafe kendini belli ediyordu. Aynı şekilde ıssızlıklar da böyleydi, her yanı kaplayan sessizliğin derinliği giderek koyulaşıyor, onu bozan bir ses, bir görüntü, ne denli uzak olduğumu bana ısrarla hatırlatıyordu. Yine de yılmadan yoluma devam ediyordum, zaten başka çarem yoktu. Yani durakları çıkarırsanız çölün ortasından yürüyüp geçmek gibiydi, attığım her adımdaki mesafe, içtenliğimin yalnızlığına ekleniyordu. Nereye gittiğimi biliyordum ama orada ne yapacağımı bilmiyordum. Efendim, size ulaşmak istiyordum, yol üzerinde, uyruğunda bulunduğum devletin kurucu ordu mensuplarının ebedi istirahatgahlarında, vakfedilmiş medeniyetlerin velilerinin türbelerinde ziyaretle dualar okuyordum. Eldeki imkanların sınırlılığında her gün oruçta gibiydim. Yerleşim yerlerinde vakit namazları kıldım. Bu sırada tanışıp konuşma fırsatı yakaladığım kişilerin benim durumumdaki birine nasıl adım attıklarını oturup enine boyuna düşünmek ve tartmak istiyordum ama yol buna izin vermiyordu. İlk elden bir arızi durumu orta- dan kaldırmak üzere çabalayorduk ve bundan da öteye çok geçmi- yorduk. Bazen beklemek istiyordum, bir başka görüş, hem onun, hem benim el üstünde tutabileceğimiz bir sohbet havası yakalamak için ama bu bekleyişlerin bulunduğum yerde yabancı karşılanmasına engel olamıyordum. Memleketin bu konuda bir istisna kabul etti- ğini sanmıyorum. Fazladan attığım adımların farz bir ibadeti yerine getirmenin verdiği güven duygusuyla daha kolay gerçekleştirilebileceğini gözlemliyordum, hatta öyle ki, içim içime ve içi içine sığmaz durumlarda bu tanışların birer kıyamet delili gibi, çaresiz ayrılıklarla ve buruk sözlerle noktalandığına tanık oldum. Böylesi belki en güzeliydi, bir uğurlama gibi... Uğurlanıp gidiyordum. Bir de gecenin ayrılığı var. Gecenin ayrılığı, ayrılığın çoğulu gibidir. Onda bir varış yok! Onda, gelmişimin ve geçmişimin yedi ceddimin burhanlarının inkara sürükleyen yok sayılışı var. İşte böylesi bir delilin yumurta kapıya dayanır gibi dayanmasında uğurlamalar hangi kefeye girebilir, hangi yeterliktedir? Bana meydan okutan uğurlamanın büyüklüğü idi. Yedi ceddimin burhan- larının bana unutturduklarının karanlığına meydan okutan... Bu hangi içtenliktir, hangi güven duygusudur? Böylesi bir uğur- lama ne dereceye kadar içten kalabilir veya hangi koşullarında bu taşın üstüne bir taş konabilir, konuşmaya takat yetiremiyorduk. Yol... Yol, bu soruları birer durak bilip ondan ayırırsanız... Çölün ortasından yürüyüp geçmek gibiydi. |