Üç günde hayat mı biter demeyin, bitiyor. Mutlu son. Öyle görünüyor. Ömrünüzün bitimine üç gün kala, o güne yaptığınız herşeyden hızlıca uzaklaşıyorsunuz, sonra hop, kalbiniz duruyor, öteki dünyaya gidiyor- sunuz. Mesela, bu üç günlük ölüm sürecinin ilk gününden son anına kadar birden yemek yiyemeyecek duruma geliyorsunuz. Sabah uyandığı- nızda, her zamanki gibi, tuvalete gidip elinizi yüzünüzü yıkıyorsu- nuz, diş fırçalıyorsunuz, günlük kıyafetlerinizi giyiyorsunuz. Buraya kadar herşey olağan. Belki yanınızda bir yakınınız var, belki o kadar ihtiyarlamışsınız ki, tüm yakınlıklarınızı kaybedip içinize kapanmış- sınız, bunda tatlı bir huzur bulmuşsunuz hatta, yalnızlığın huzurunu, akrabalarınızı, büyüklerinizi defnetmişiniz, bir sonraki kuşaktan ak- rabalarınız ve tanıdıklarınız zamanla sizden uzaklaşıp hayatlarını kurmuşlar, özlem duyunca onlara telefon etmişiniz, dertleşip gülüş- müşünüz, hala öyle,böyle bakınca hala yakınlar, yalnızca o tatlı hu- zurla birlikte onları bir kaydıraktan aşağıya son bir dokunuşla sırt- larını sıvazlayarak uğurlamışsınız, yüzünüze bir gülümseme yayılmış, sonsuz bir kaydırakta onları ufka doğru kaybetmişsiniz. Evde bir kol- tuğa oturduğunuza kahvaltı edesiniz gelmemiş. Öylece oturmuşsunuz. Öğlene doğru açlığınız daha da yatışmış, ve akşam, gece, yatmadan önce gözleriniz dalıp gitmiş, vücudunuz gevşemiş, tüy gibi yatağa girmişiniz. Bu üç gün böyle geçmiş. Yemek yeme ihtiyacınızı ölmeden üç gün önce yitirmişsiniz. Bu size hiç dokunmamış, farkına bile varma- mışsınız. Ufak tefek eksikler gözünüze çarpmış, (çok abartılı bulma- yın, hayat bu, kişiye ne getireceği bilinmiyor, ama alıp götürmemesi için çaba gerekli biraz, bu çaba belki yalnızca o dehşet duygusunun eşliğinde gerçekleşiyor, ben en kötüsünü düşünerek söylüyorum, belki daha fazla ilgiyle yaklaşarak sakınılabilir, veya hayat bu, bize onu hiç getirmeyebilir.) bundan dolayı dehşete düştüğünüz olmuş hayatı- nızda, bu ufak tefek eksikliklerden dolayı, şimdi ise duyarsızlığınız galip geliyor, yavaş yavaş, tatlı bir huzur… |
Döşeği gece gece taşımak zorunda kaldım. Eve getirdim, koltuğun üzerine koydum. Kanepede yatıyorum. Yan odada kullanılmış bir yatak var, odanın kapısı öylece kapalı duruyor. Döşeği yere sermek aklımın ucundan geçmezdi. Bir akşam serdim. Yattım, bir güzel uyudum. Uyanınca kaldırıp tekrar kol- tuğun üzerine yerleştirdim. Aradan birkaç gün geçti. Bir daha serdim. Yat- tım, içimde bir huzursuzluk. Döşek üstüme dolanıyor. Yanımda bir kadının hayali var, sırtım dönük, yatıyorum, döşek üstüme dolanyor. Kadın, karımın hayali, uzanmak istiyor, bir türlü yatamadı. O zaman onu rahatsız eden bir adamın görüntüsü belirmişti, çok karamsar, şimdi belki döşektendir diyebi- liyorum. Bunu şimdiden geçmişe doğru bakarak söylemenin hiç bir anlamı yok. Karımın hayali, döşekle bir oluyor biraz, iç içe geçiyorlar, ama kara... Debelendim biraz, bildiğin debelendim, kadının hayalini kaybettim. Döşeği yere serdim, yine üstüme dolandı. Ayağa kalktım, baktım, yerinde duruyor. Elimde bıçakla duşa girdim, bir süre elimde bıçakla duşta durdum. Bıçağı bileğime dayadım, biraz bastırarak çektim, yara açıldı, kanamaya başladı. Suyu açtım, oturdum, suyu kapadım, yarayı temizledim, bandaj yaptım, kuru- landım, çamaşırımı giyip, sigara yaktım. Çıplak sayılırdım, çıplakken tü- tün içerek müzik dinledim, uykum geldi, yattım uyudum. |
Şunun şurasında sabaha ne kaldı ki, üç saat, bilemedin, iki saat ellidokuz dakika. Veterinerlerin açıldığı bir bulvardaydım. Neden veterinerler var bu caddede? Birkaç dükkan var üstelik. Bir arada toplanmışlar diyerek es geçmiştim. Ondan da önce. Sonra bir kez daha uğradım. Bu defa çalıştığım ofisin yanındaki sokaktan yürüdüm, bulvara paralel bir üst caddeye çıktım. Bir çocukluk izlenimi işte, bulvarın güneyinden geçen demiryolu o taraf- taki binaları tek sıra haline getirmiş. Daha güneyde hiçbirşey yoktu. Sa- panla trene taş attığımızı hatırlıyorum, gerçi benim sapanım olmadı hiç. Etraf çakıllarla doluydu. Rastgele elime alıp fırlatıyordum. Gönlüm ra- hattı, isabet ettiremiyordum. Bu sırada taşları tartıyordum sanırım. Neyse çocukluk izlenimi işte, demiryolu tarafında sıralanmış binaların ortasın- dan geçen bulvarın kuzeyinde bizim apartman vardı. Benim dünyam bu bulvar ile sınırlıydı işte, o arka taraftaki, terkettiğim, şimdi işimin düştüğü sokaklar yoktu. Hiç girmedim oralara, belki de gerçekten boştu. Adı bulvar ya, belki o yüzden. Su aboneliğimi iptal ettirdikten sonra, aslında sonra- sına varmadan nasıl iptal ettiğimi de anlatmalıyım, iptal ederken tuhaf bir olaya rastladım. Bu idari binaya daha önce aboneliğimi yaptırmak için girmiştim. El alışkanlığıyla otomattan sıra numaramı alıp bir süre bekle- dim. Sıra bana gelinde adamın masasına kadar gittim, önündeki sandalyeye oturup abonelik iptali istediğimi söyledim. Karşımdaki görevli, aslında bir yönetmen ve senaryo yazarı. Meşhurlardan. Meşhur olduktan sonra setle- rin ve stüdyoların içinde sergilenmiş ve kayıt altına alınmış eserlerinin kıskançlığıyla, yada kendini bulma korkusuyla, ve bunu benden habersiz dile getirerek o masada oturma imkanının ona sunulmasının ve bir kereliği- ne o oyunu, oyundan habersiz birinin karşısında oynayabilmek için yalvar- mış ve bunu başarmış bir halde karşıladı beni. Önceden boyun fıtığı vardı geçmiş herhalde. Şunun şurasında sabaha ne kaldı ki, iki saat yirmi daki- ka. Geldiğim yöne doğru, bizim eski apartmana doğru ara sokaklardan birine girdim. İlk apartmanın adı gözüme çarptı, Baba Ocağı. Beş on adım ötede çocuklar var, top oynuyorlar. Biri elinde tuttu topu. Bir rakip bellemiş kendisine, çevresindeki çocuklar ona bakıyorlar. Çocuk rakibine otuz sani- ye verdi. Saniye olmaz! Nasıl olur? Otuza kadar say. Şimdiden saniyeye alıştı bu çocuklar, aralarından yürüyüp geçtim. Sonra bir kadın pencereden ense tıraşıma baktı, biraz sıra bekledim, hesap sordum, eve döndüm. Şunun şurasında sabaha ne kaldı ki? |
Boşanmanın iki sonucu var. Biri velayet diğeri nafaka. Bunların ikisi de mahke- mede görülen davalar. Sıklıkla ikisinin bir arada yer aldığını biliyorum. Vela- yetin sonucuna göre nafakanın belirlendiğini... Aksi var mı araştırmak lazım. Yani bir annenin çocuklarından vazgeçerek yalnızca nafaka talep etmesi sanıyo- rum çok nadirdir. Var mıdır, yine vardır, ama önceliği diğerine vermek gerekir. Burada ister istemez kadından yola çıkıyorum, doğurganlığından. Çocuk doğurmuş bir kadının, evladından veya evlatlarından vazgeçerek yalnızca maddi bir tela- fi, telafi diyorum çünkü doğruganlığından dolayı velayetleri telafinin dışında kalmak zorundadır, bu telafiyi talep eden annenin durumu, diğerine göre, yani velayet talep edene göre, daha çok tasnif dışıdır. Buna karşılık nafakayı ona sürekli önerenler olabilir. Bunun nedeni evliliğin sonlaşmış bulunmasıdır. Bi- razdan bahsedeceğim aile resiliğinden doğan ekonomik sorumluluğun bir seferde devrine dair bir aldatmacadır bu, ve üzerinde birtakım oyunlar döner. Dile ge- tirmek bu kadının durumundaki kadar zor, evliliğin doğası gereği, ancak bu iki davanın ayrı görülmesi gerektiği kanaatimce kesin. Kısacası öne sürüldükçe na- faka tasnif dışıdır diyorum. Nafaka talebinin boşanmış koca tarafından elveriş- liliği - bunun nedeni yine kadının doğurganlığındandır, bu elverişliliği suis- timal eden kişiler bunu kime nasıl önerirler bakmak lazım. Bu kişiler kolaylık- la birden çoktur, ve kurulan yeni ilişki bir başka suistimale yola açar. Bu tanıklık bende var. Tuhaf bir doğrudanlık, doğruganlık yerine yalnızca doğru- danlık bu kez, bu şekilde yaşanıyor. Doğrudanlıktan kastım, öyle ki ifade öz- gürlüğünün yitimi gibi birşey. Nokta koymak gerekirse, talebi diğer taraftan geleceği için, nafaka. Bu bir kısır döngüdür. Hızla tükenmek gibi. Kaçmak, ko- lay ama yine döngünün içinde yer alıyor. Kaçınmak, sakınmak var. Bunlar kısa süreli çözümler ne yazık ki, vaatlerle son buluyor. Kısa süreli dediğim, ger- çek bir zaman dilimidir. Dakika saniye gibi, vaat ise sonsuza uzanmış, benim tanıklığım bu, yekpare denir ya hani, şairin deyimiyle, bunun olabilecek en doğrudan ve doğruganlıktan uzak tezahürü... Bu boşanmalar. Boşanmış koca açı- sından velayetin nafaka karşılığı verilmesi bir aldatmacadır. Bunun nedeni a- ile reisinin boşanmadan önce zaten çoğalmış bulunmasıdır. Akla hemen nüfus ge- liyor. Nüfusu çoğalmış bir aile reisinin ekonomik beklentileri nafakaya kıyas- la ilkseldir. Bu kişinin mutlaka başka beklentileri bulunur. Boşanma sonucunda bunlar karşılanmadan kalırlar. Çünkü korunacak, ilk elden kurtarılacak işlev bu karı koca arasındaki işlevdir, ekonomik olmak zorundadır. Bu durum velayetin ortada kalmasına yol açmaktadır.. Ekonomik şlevinin zorunluluğu ortadan kalkmış bir ilişki bir sonraki nesilde, çocuğun veya çocukların feda edilmesi anlamına geliyor diye düşünüyorum. |
Skhizein başlıklı bir film var. Oradakine benzer bir fikirden yola çıkarak güneş sisteminin içinde, tıpkı bir birazdan bahsedeceğim satranç tahtasının animas- yonunu andıracak şekilde, katman katman, bulunduğunuz mekandan, rakam ve ölçü ver- mekten uzak ve uzak bir yerde, belirli bir irtifada bulunabileceğimizi söylüyorum. Bahsettiğim satranç tahtası iki boyurlu değil. Her taş için ayrı ayrı birer satranç tahtasının bulunduğunu ve taşlar çoğaldıkça tahtaların da katmanlar halinde üst üste çoğaldığını belki bazı görsellerde görmüşünüzdür. Bunun gibi... Skhizein'daki ölçülü mesafeye karşılık tahtadaki dikey mesafeler biraz daha belirsiz, ölçüsüz ancak kullanılabilir durumdalar, geçerliler. Bir başka örnek vererek konuyu daha da karmaşık hale getireyim. Dokuz katlı bir apartmanın beşinci katındaki pencerenin önünden sırtınızı verdiğiniz ev sahibine seslenir gibi, zemin kattaki esnaftan alışveriş yapıyorsunuz. Bunu böyle hayal edin. Buradaki sorun ya da çözüm, dairele- rin bulunduğu katlarla ilgili değil. Biraz popülerliği çağrıştırırsam, süpermen örümcek adam, batman vb. gibi popüler bilim kurgu kahramanlarının yataydaki hareket- lerinin veya düpedüz uçuyor oluşlarının, gezegenimizin uydusu olan ayla herhangi bir ilgisi yokmuş gibi görünmektedir. Bu kahramanlar, yerden belli bir yükseklikte yerle temas etmeden bir mekandan diğerine ulaşmaktadırlar! Burada bir sorun ortaya çıkıyor, çünkü artık medeniyet, ayın veya marsın veya diğer gezegenlerin birer me- kan gibi kullanılabileceklerinin tartışmasını yürütmekte. Bu bakış açısıyla, süper- menin, örümcek adamın yolculuklarının, bizim apartmandaki sakinin zemin kattaki bakkaldan sakız almasından farkı kalmıyor. Öte yandan daha yaratıcı öykülendirmeler var. Mesela Edgar Allan Poe, sıradan bir tanışıklığın nasıl olup da şeytanla görüş- meye kadar vardığını bir öyküsünde dile getirmiş. Bunu bir kenara atalım. Yine aynı anlatıcı, bir başka öyküsünde, Hans Pfall'ın, yaşadığı memleketin hükümdarıyla iddi- alaştıktan sonra, hazırlamış olduğu alet edevatla birlikte, bir balonun içinde, aya yol almaktadır. Sanıyorum bu noktada sorun biraz daha belirginleşmeye başlıyor. Şöyle tarif edersem, sorun, ifşaatın tartışmasına girmeden onu sindirmek veya sin- dirmemekle ilintili. Hans Pfall dünyayı terketmektedir, aya doğru yol alıyor. Bu sırada başından geçenler paragraflar halinde konu edilmiştir. Sonra bu kahraman yeryüzüne iner, hükümdarıyla yüzleşmesini tamamlar, ve hak ettiği bir takım ödüller alır. Hans Pfall'ın yüzleşmesi kişisel geçmişine dairdir. Başından geçen her olay dünyayı terketmesine, aya doğru yol almasına yol açmıştır ve tekrar yeryüzüne dön- düğünde artık çocukluğunu kaybetmiştir. Kaybettiği ölçüde geçmişini hatırlamıştır ve yeniden kazanmıştır. Olaya böyle bakınca, Skhizein'ın şizofren görünümlü kahra- manınyla ve onun yüzleşmesiyle tam da bu öykülendirmenin örtüştüğünü söylüyorum. Animasyon kahramanının dünyayla arasındaki doksanbir santimlik ölçülü mesafesi gözönüne serilmişliğin, tartışılmış ve sindirilmiş bulunduğuna dair bize daha yakın ipuçları vermektedir. |
Yenilgi, bir spor müsabakasında gerçekleşti. Oyunun kuralları belli, elinizdeki topu potadan geçirince puan kazanıyorsunuz. Belli bir puana ulaşan galip sayılıyor. Bildiğimiz basketbol karşılaşmalarından ayrı olarak, oyunu kolaylaştıran ve daha cazip hale getiren, yaratıcı fikirlerden türemiş bazı ek kurallar var. Örneğin profesyonel müsabakalardaki kuralların aksine, puanı alan taraf topa sahip olarak oyuna devam ediyor ve oyuna üçlük çizgisinin dışından veya üç saniye koridorunun dışından sayı yiyen tarafın izniyle devam edebiliyor. Burada bir yenilmişliğin haz- zı var, hazzı, veya hırsı demeliyim bilmiyorum, yenilgi oyunun dışında, bir tür gözlem evinden izlenir gibi, bir bakışı davet ediyor, ancak bu bakışın kime ait olduğu belirsiz, ortada yalnızca davet var öyleyse... Bu bakışın varlığından uzak kalmak ve gönülden bağlılık kurmak adına oyun sürdürülüyor. Bu sayede yenilgi oyu- nun dışına çıkmış oluyor biraz. Ancak bu sırada oyunun nihai amacından uzakta ka- lıyor rakipler. Bu kuralların bir kez daha ihlaline varabilecek kadar rakipleri ha- fifletince bu defa tehlike ortaya çıkıyor. Rakiplerin edindiği bakış, iyimserlikle topu potaya fırlatmak yerine, potaya fırlatılışına tanıklık etmek gibi... Bu sırada oyunun dışındaki yenilgiye ne oluyor? Nerede, nasıl ortaya çıkıyor veya biriktiri- liyor mu, merak ediyorum. Oyunun amatörlüğünden bakacak olursak, neyse ki galibiye- te dair kesin bir çizgi çizemiyor, böyle bakınca oyun hala ortada. Peki, yenilgi ( veya galibiyet) hala oyunun içinde mi kalıyor yoksa dışında mı? |
Bazen, özellikle ellerimi kullanırken, daha da beteri sıklıkla bir aleti kullanırken hatta en önemlisini söyleyecek olursam, temizlenirken, ellerimi yıkarken yani, kar- şılaştığım bir durum var. Bir noktadan, soyut olarak değil, gerçek bir noktadan, u- zaklaştığım hissine kapılıyorum. Bu bir gerilim daha çok. Oraya varamamaktan ileri geliyor, o noktaya. Oysa sindirmek veya vücuduma, bünyeme katmak var, fazladan bir titizliği benden alıyor, bu yüzden mesela ellerimi sabunla ovuştururken onu kolaylık- la yakalayabiliyorum, bu içten gelen gerilim sayesinde. Yine de hala uzaklaştırılabi- liyor ve uzaklaştıkça kuvvetleniyor. Kimi zaman benden kopup gittiğini biliyorum böyle yaşadım. Sanıyorum bir nedenle onu mutlaka yakalamak veya en azından yitirmemek gerekiyor. Kopması, yitirilmesi, ellerimi ovuştururken sonuç aldığım izlenimi veriyor bana, bu onu yoksaymakla ilgili biraz, oysa daha başlarken dışımda, kendime katamadı- ğım veya sindiremediğim bir varlık olarak onu kabul ettiğimde, yani dışsallığından do- layı onu kabul ettiğimde, el hareketlerim sabunu işe yarar kılıyor. Bu sırada bu var- lık içselleşiyor, sindirilebilir, katılabilir hale geliyor. Bu sırada ellerimden su ve sabun akıp gidiyor ve uzaklık, gerilimiyle birlikte kayboluyor. Gerilim rahatlamay- la sonuçlanıyor. Bu bağ veya bağlılığı ertelemeden yaşadığımı söylüyorum. Ertelenirse aslında o bağlılığı yalnızca yeniden kurabilmek adına sarfedilecek bir sıçrama erte- lenmiş oluyor. Halbuki hemen gerçekleşmesi gerekir. Bu, toplumsal olarak biriktirdi- ğimiz bir erteleme. |
Kanıksamak, değişimin ölçüsüyle ve orospularla ilintili. Orospular kanıksamanın öznesi- dirler, değişimin ölçeğini tutarlar, hatta tartarlar. Bir yerde rastlamıştım bu sözcük öbeğine, değişimin ölçeğinin zaman olduğunu bildiriyordu. Öyleyse orospular zamanı elle- rinde tutarlar. Ancak yaşamalarına fırsat yok. Kanıksamanın öznesi oldukları için. Buna nasıl tahammül ediyorlar bilmiyorum ama aklıma hemen, hemen kaybedilen bir kesit geli- yor. Kaybedildiği için düzlemde değil, konumlandırmak güç biraz. Hemen yeni bir boyut daha kazanarak ağırlaşıyor. Bir kişiyi özlemek gibi... Biraz yitirmek... Özlemenin ve yitirmenin ağırlığı boyut kazanarak karşıma çıkıyor, bu konuda yalnızlaşmak istemiyorum kanıksamak da böyle, karşımıza çıkıyor ve yitip gidiyor, kaçan bir fırsat gibi. |
Sezen Aksu konserindeydik. Önümde, ben amfitiyatronun basamaklarında oturmuş, hatta ol- duğum yere çöreklenmişken, ayakta duranlar var. Bir nevi saygıyla dinler gibi... O say- gıyı saklıyorum oradan, sahnenin ortasından. Ne o beni görebiliyor ne de ben onu. Arada bir gözlerimiz araşıyor, o kadar. Buluşuyoruz sonra, öc alır gibi... Gibisi fazla öc a- lıyoruz. Ne o, ne de ben, neyin öcünü aldığımızın farkında değiliz. Yine de bir düzleme koymaya çabalamak uğruna harcıyoruz birbirimizi. Öykülendirmek zor geliyor. Ben sözle- rine, o bana kaçıyor, ne kadar kaçaksa artık. Büşünüp tartıp bağlamını bulmak istiyorum 1980 sonrası depreşmiş bir nostaljinin suistimali konusunda sorular sormak istiyorum ona şarkılarıyla ceza kesiyor, adını saklıyor. Bir şiir kaleme aldım, desem, acı çekiyor terkederek. Sezen Aksu... Çaresizliğimiz ortak, şiirimi dillendiriyorum ona, sözle doldu- ramadığım bir boşluk, başlangıcında, diyorum, demeden anlıyor, uzaklaşmak istiyor, an- cak uzaklaşmak işte o kadar uzak, sözün başlangıcı kadar, iç içe geçiyoruz, birbirimizi öldürerek, herkes hayran kalıyor, kalıcılığı dışarda. O da biliyor ben de, o sonunu bil- mem neresinden başladığımı, şarkılarından öğrenemediğimi, yine de sığındığımı, ona bil- diremeden, o ise varmaktan korktuğu bir nostalji olarak kabul edemediğini, bir tanıdık gibi, zamanda çapraşık bir düzleme doğru kaydığını. Adını saklıyor yine, bulamıyorum bulsam ırzına geçeceğim, imkan vermiyor. Oyala beni diyorum, terkediyor, can düşmanıma... Sonra, çaresizce şarkısını arıyor. |
Hiçkimsenin haberi olmadan, ya da haberi olsa bile kanıtlayamayacağı bir cinayet yöntemi bulmuş bir adam, yaptıklarını kadınlara caka satarak, iftiharla anlattık- ça hepsi korkudan altlarına işediler ve sonra ona tapındılar. Çok uzakta değil burada, karımın, anamın, babamın yanında, gözleri önünde... Tapınanlar arasından birini seçti adam, adam değil çocuktu bu kez, artık nasıl bir çocukluksa? Seçtiği kadının kocasını hedef aldı. Onu öldürmeye koyuldu. Birden değil ağır ağır yapı- yordu işini. Karımın, anamın, babamın yanında, gözleri önünde. Bir kişi, kim oldu- ğu önemli değil, ölümüne yaklaştırdıkça çevresine yaklaştırıyordu onu, bu sırada dehşete düşen çevresi onu akıllarına bile getiremiyorlarıdı, onu, katili, o, bu sırada kaybolup gidiyordu. Yakalanmak, öldürdüğü, yavaş yavaş canına kıydığı ki- şinin öldürülmesiyle sonuçlanıyordu, yakınları tarafından. Tüm bu olup bitenler bu adamın bir kurgusu gibiydi, kimsenin ne olup bittiğinden haberi olmuyordu, kay- bedilmiş hayatlar dışında. Öyle miydi gerçekten? Bir bilen, bunu oturup düşündü tarttı, biçti ve kurgu bile olsa çevresine huzursuzluk vereceğine hükmetti. Ona göre hiç değilse kötülüğün nüvelerini yayıyordu o şerefsiz, öyle söylüyordu düz mantıkla, bir seri katilin ya da katilliğin. |
Kedi, gözüm, kedigözüm, Gözüm, hayatını kaybetti. Bir çöp torbasının içine koydum onu. Bedeni soğumuştu, kaskatı kesilmişti, onu öylece çöp torbasının içine koydum. Ağzını bağladım, ölü canın kokusu olur. Bu çöp torbası kokusuna engel olmaz. Ağzı- nı bağladım, kuyruğu biraz dışarda kalacak gibi oldu, bohça gibi o ucundan tuttum kapadım, bağladım götürdüm çöpe attım. Neredeyse üç gün oldu, hiçbirşey yemiyordu. Ölmeden birkaç saat önce kavanoz kapağında bir miktar su koydum önüne, kusmuştu yeni kusmuştu. Birkaç yudum aldı, durdu. Ön ayaklarıyla suya bastı. Öylece kaldı. Ön ayakları su dolu kavanoz kapağının içinde, çömerek yattı. Sonra bir kez daha baktım, kavanoz kapağının içindeki su dökülmüş, bir ayağı hala üzerinde. Üç gündür kakasını yapamıyordu. Her zamanki gibi yumurtasını vermiştim, yemedi. Hiç es geç- tiği olmaz halbuki. Başka birşey vermedim. Durgundu zaten, hoplayıp zıplaması geçmişti. Ağr aksak yürüyordu denebilir. Ayağını yere bas derdim ona, çok zıpla- dığı zaman, bu kadar çaresizce yapacağı aklıma gelmezdi. Hoplasa, zıplasa daha i- yiydi. Bitkimin bulunduğu dolabın üstüne çıkıyordu mesela. Nasıl olduysa bunun canlı olduğunu farketmiş bu hayvan, biraz zarar verme içgüdüsü var, sataşıyor, av- cılığından, bitkimi bulacağı aklıma gelmezdi. Alt tarafındaki dalların yaprakları- nı kemirir gibi yapardı, hışır hışır sesler çıkardı, ağzından mı yapraktan mı ol- duğunu anlayamadığım sesler... Gülerdim içimden. Durumu farkedince ben, iştahsız hareketsiz olduğunu görünce, sevip okşar gibi karnına dokundum, kaskatı. Hemen bı- raktım, ulur gibi miyavlıyordu. Dokunmaya gelmedi, ama müdahale etmem gerek. Bir süre daha kendi haline bıraktım, vücut bu, atar kurtulur. Sıklıkla oturdu. Kuyru- ğundan belli, avcılığı gitti. Artık yalnızca bir o kadar mesafedeki içgüdüleri var. ortaya çıkarabiliyorum onları, fakat ben dokunmadan imkanı yok. Müdahale koşullara bağlı. Oturuyor. Arka bacaklarının arasından elimi bir kıskaç gibi karnına kaydırıp bastırıyorum, orada bir kütle var besbelli, sertleşmiş. Biraz bastırınca bağırmaya başlıyor. Bu gidişe son vermek için sert hareketlerle karnını çözmeye çabaladım. Bunu belli zaman aralıklarında birkaç kez tekrarladım. Sonra kakasını yapsın diye balkona çıkarıyordum. Bunlardan sonuncusuydu, kustuğu, kustuktan birkaç saat içinde öldü, çöp torbasına koydum, ağzını bağladım, attım. |
Yine birden hırs bürümüş yüzümü. Böyle durumların çareleri var. Hani herkesin çirkin bir bakışı vardır ya, işte o bakış bu hırsa bürünmüş yüzün ardında gizli, bir beli- rip bir kayboluyor. Çareleri var buna benzer durumların, geçici şeyler. Öylece kabul- lenmek gerekiyor öncelikle, hatta belki sonuna kadar gitmek gerekiyor, ama yapamıyo- rum işte bazen, yeniliyorum. Bu defa geçici olan çareler, onlara başvuruyorum. İhti- yarlıkta sorun olduğunu söylüyorlar bu çarelerin, öyle, biliyorum. Ama bu konu çok derin, hatta belki biraz acıklı, üzücü, kederli bir konu. Memleketin problemi hatta gelin görün ki ihtiyarlıkta herkes kaderine terkediliyor. Bir süredir düşünüyorum bu- nu, işin içinden nasıl çıkabilirim diye. İnançla bir ilgisi var, geçici çareler bir başka birikime yol açsa da, bu sorunun üstesinden birlikte geliniyor. |
Onu iyi tanıyorum, kulak asmaz böyle şeylere. Ama ilişkimizi bıçak gibi kesmek zorun- da kaldım. Hiç yaklaşamıyorum. Yaklaşsam daha beter olacak. Bana demişti ki artık be- nim bazı şeylere inancım kalmadı. Ağlamaklı, içi ezilmiş. Bu kayıp ta bilim-kurguya kadar dayanıyor. Bir algının çocuklukta, ergenlikte, hatta ömür boyu iyi kötü sürdürü- lebilmesine dayanıyor. Kolu bacağı kopmuş çocuk görüntüsüne terketmek zorunda kaldım onu, o haliyle bıraktım, bıçak gibi kestim. Öyle olmak zorunda, yoksa daha beteri var biliyorum, gördüm, gözlemledim, ondan da önce o ağlamaklı, içi ezilmiş. Halbuki ne gü- zel, çeşitlenerek zenginleşen, çabuk çoğalan ve koskocaman bir uçsuz bucaksızlık his- sini uyandıran, eğitimin temel bir bölümünü oluşturan bu bilim-kurgu. Yalnız hal böyle olunca bu güzel nitelemeler uçuşup gidiyorlar. Burada bir suistimal var. Burada, bu memlekette, bu evin içinde, pervazın altında gizli bir suistimal. Gün yüzüne çıkarmak gerekli. Nesilden nesle aktarılsın, o biliyor, ben biliyorum, daha başka çokçaları bi- liyorlar, bir işe yarıyor, ne yazık ki bu pervazın altına güzlenmiş suistimalin bilgi- si. Aramızdan biri söylemeye kalksa kıyamet kopar, ev karışır. Nihayetinde nereden te- mellendirildiği belli bilim-kurgunun, kurgusu bizim omuzlarımıza yük olarak kalmış kalkıp hesap sorunca gizli, bu yaratılmış suistimal kadar gizli bir bilimin, ancak i- puçları, bolcana, hoyrat, kafasına estiği yerden, karşımıza dikiliyor. Aramızdan biri söylemeye kalksa kıyamet kopar, bu da böyle bir hayat işte, arkasında dağ gibi bir protesto var bir puştun, kullanıyor. Bu da böyle bir okur-yazarlık. |
Sabah karanlığında evden çıktım. Otobüsün geçmediği bir kavşağa kadar yürüdüm. Burada bir durak var. Belli saatlerde otobüsler bu duraktan geçiyorlar, ancak ben işimi sağ- lama almak için bir sonraki durağa kadar yürüyecektim. Soğuktu, ama üşümüyordum. Yol üstünde alışkanlık edindiğim şekilde bulduğum taşları birer birer elimde tuttum. Sık- lıkla üç ve üçü geçmiyordu. Kavşak aydınlıktı. Sol taraftaki durağa doğru birkaç adım attım. Uzaktan belli belirsiz seçilebilen bir köpeğin havladığını işittim. Havlayana kadar kımıldamadan durduğu için orada bir köpeğin yattığından emin olamamıştım. Ardın- dan bir köpek daha onla birlikte havlamaya başladı. Neyse ki şansım yaver gitti, tam aralarından geçecekken otobüsü gördüm ve durağa yöneldim. Ayağım bir su birikintisine girdi. Otobüs yaklaştı, durdu, hızla birkaç adım daha alıp otobüse atladım. Şemsiyemi kapamak için kapının önünde son bir kez daha duraksadığımı hatırlıyorum. Köpekler ne yapıyorlardı, artık bilmiyordum, sırtım onlara dönüktü. Bindim, oturdum ve kalğ krizi geçirdim. Yolu böylece geçtim. İnmek için durağa yaklaştığımızda ayaklandım. Aslında bacaklarımın ağırlığımı taşıyabileceğinden emin değildim. Bir yandan indikten sonra soğuğu karşılayabilir miyim diye belli belirsiz bir takım hesaplar yapıyordum. Hiçbir kuşku çabamı boşa çıkaramıyordu. İndikten sonra kahvaltı yapacağım börekçide buldum kendimi. Masalar boştu. Şömine ya da sobaya benzer bir ısıtıcının etrafında üç polis oturuyordu. Polis telsizinde biri sürekli konuşuyordu. Ne dediği seçilemiyordu, polis- lerin aralarında konuştuklarının içinde kaybolup gidiyordu. Birinin cebinde bulunan sigaranın esrarlı olup olmadığı hakkında birşeyler söylediler. Sonra neredeyse eşza- manlı olarak yurtdışında bulunan birinin gözaltına alınmak üzere olduğuna dair konuş- malar bir hayalet gibi gözümün önünden geçti. İkisi ayaklandılar, börekçiyi terketmek üzereydiler sanırım. Biri oturduğu yerde kaldı, diğerleri gittiler. Hava karanlıktı. Polis hariç herkes kahvaltı yapıyordu. |
İlk bakışta son derece doğal görünen bir mirasın perde arkasını, bir adamın otuzyedi yıllık hayatının bütününe nasıl yansıdığını adım adım anımsayarak anlatmak istiyorum. Ben anımsıyorum, belki de yalnız ben. Ancak tüm bu olayların uykuyla ilgisi yoktur demeyin, deseniz sizi haklı bulmak zorundayım, ancak bu olayı ve kendisi de bu olayın yansıması olmuş o adamı kesinlikle aynı rüyada gördüm ve tanıdım. Hani ihtiyarladıkça omzumuza binen ve bazı durumlarda, mesela dul ve varlıklı bir kadın için, dünyanın yükünü hafifletemememin neden olabileceği türden yalnızlaştırıcı bir uyku değil bu. Bir başka bağlayıcılığı var ve tehlikesi burada gizli. O tehlikeli yola girmeden önce kadının durumuna bir bakmakta fayda var. Kadın oğlunun giderek büyüttüğü işlerinden memnun. Kızı evlenmemiş daha, oğlunun kızlarına bakıyor. Hatta onlara bakmaktan başını kaldıramıyor desek yeri. Oğlunun artık yıllara dayanan, eskimiş bir dostluğu var, Nazif’le. Kadın hatırlamıyor bir kez tanışma fırsatı bulmuşlardı, o zaman oğluyla Nazif gençtiler, kafaları çekmiş- lerdi, kadın böyle bulmuştu onları. Oturup bir süre sohbet ettiler tanıştıktan sonra. Açık havada, bir şemsiyenin altı… Nazif aydınlıktan söz etti, Voltaire’in öğretmenli- ğinden. Kadın ve kızı gülüştüler. Sıklıkla içki sofralarında yaşananın aksine, Nazif memleketi kurtarmamanın derdindeydi. Nasıl yaparım da içkinin ve sarhoşluğun son demine varmadan rahat bir uyku çekerim diye, artık o zaman gündemde ne varsa, oradaki herkes o gündemin sıkı takipçisiydi, sırf ondan uzak kalabilmek için böyle bir yola başvurmuş- tu. Apaçık köşeye sıkışmış desek yeridir, ne de olsa Fransız tarihi hakkında bildikleri memeleketi kurtarmaktan daha iyi gelmiyordu sarhoşluğunun demine. Gülüştüler, açık ha- vada, şemsiyenin altında buz gibi bir gece. Betigül hanımın oğlunun Nazif’le ilişkisinin ne yönde ilerlediğini bulabilmesi için a- radan yıllar geçmesi gerekti. Aslında hiç ilgilenmeyebilirdi de, ilgilenmemesi gerekirdi ama yıllar Betigül hanım açısından bu tanışıklıkla onu için için kemiren bir felaketin arasındaki boşlukta geçmişti. Kendisini içinde bulduğu felaketin nedenlerini ortaya çıkarmak için son bir çabayla ve hala oğlunu bir belanın pençesinden kurtarabilmek ga- yesiyle didinip duruyordu. Oysa hızla ihtiyarlıyordu. Yerinde sayarak ihtiyarlıyordu. Yıllar sonra yine günün birinde Nazif’le karşılaşma fırsatını yakaladılar. Neyse ki yakaladılar. O günün sabahında Nazif uykusuzdu. Tek başına kahvaltı sofrasını kurdu. Yedi, sofrayı kaldırdı. Bir süre sessizce koltukta oturdu. İçi geçti. Nazif bekar. Bulduğu işlerde bir süre çalışıp başarısız olmuş, işsiz kalmış biri. Kafası düzgün çalışııyor gerçi çalıştığı işlerde neyin nasıl yapıldığını çabucak gözlemleyen öğrenebilen biri. Şimdi koltukta sabah sabah içi geçmiş bir adam görüntüsüyle mesleğinden ve çalışmaktan vaz- geçmiş gibi. Hala bir umut taşıyor içinde, aslında umut da değil, bir zorunluluk. Bu yüzden uykusuz geceleri ve biriktirdiği bir tutkusu var, vazgeçemediği. Şimdi yüzüne yarı yarıya güneş vurmuş haliyle onu yalnız bulabilirsiniz ama öyle değil. Geniş bir çevresi var. Uzun süredir bir şairle birlikte çalışıyorlar. Nazif ta çocukluğunda bir aile ziyareti sırasında tanıştığı ünlü bir tiyatro oyuncusunun yanında, o günün şart- larında geçirebildiği kadar zaman geçirmişti. Adamın adı Samet. Samet ona hiç farket- tirmeden, yine bir oyun içinde Nazif’e oyunculukla ilgili bilgiler aktarıyordu ve daha sonra ondan bu bilgileri kullanmasını talep ediyordu. Mesela bir gün gülümsemenin bin- bir türlü hallerini anlatmıştı. Gülerken yüzdeki ifadenin nasıl değiştiğini, başkasın- da nasıl bir izlenim uyandırdığını, hatta yıllar içinde o kişiyi nasıl genç tutabildi- ğini… Nazif bundan çok etkilenmişti. Bir gün okuldan eve döndüğünde yalnız başına o- turmuş annesinin ve babasının işten dönüşünü beklerken aklına yine onun anlattıkları geldi. Bir yandan tuhaf bir sahnenin içindeymiş gibi onun öğütlediği hareketleri kul- landığının hayalini kuruyordu. Sonra birden içinde korku uyandı. Yine bir hayal ancak bu defa bir kaza… Yağmur yağıyordu. Babası araba kullanıyordu. Annesi eve dönüş yolun- da çarşıdan yaptığı alışveriş torbalarını kucağında tutmuş, yanındaydı. Lastikler bir anda kaydı ve araba devrildi. Korkunçtu. İrkilerek başını dayadığı koltuktan birdenbire kaldırdı. Yüzüne çarpan aydınlık, bir ağrıyla birlikte gözüne girdi ve bir seferde zihni boşaldı. Sehpada duran kumandaya takıldı bakışları. Öylece bir süre durdu. Hiç sırası değil. Mutfağa gidip bir bardak su içti, tekrar oturdu. Kalktı, bilgisayarın başına geçti. Posta kutusunda yeni bir pencere açtı. Şu satırları yazdı: Yaşam kalitesini, neredeyse hiç paraya veya tüketime dayandırmadan artırabilmek mümkün. Herşey, gün içinde yaptıklarımızın detaylarında gizli. Ufak tefek, belki törensel diye- bileceğimiz, belli bir geçmişi olan ama gözden kaçmış, hatta bazen küçümseyerek baktı- ğımız tamamlayıcı davranışlarla yaşam kalitesi bir üst seviyeye taşınabilir. Herneyse bırakalım şimdi bu yaşam koçu zırvalarını, çünkü bu işin herşeyden önce komik bir yanı var, biz olaya burdan bakalım. Sana bahsettiğim gibi bir adam, adım adım, gününün bütü- nüne yayılacak biçimde yaptıklarını tekrar ederek ve nasıl daha iyi yapıldığına dair sağduyulu kişilerden aldığı önerileri birer birer hayata geçirmekle meşguldü. Sonuç mü- kemmeldi. Ancak adam kendi kendine bir sahne kurmak zorunda kalmıştı. Derinlikten uzak temelsiz demeye dilim varmıyor ama ona yabancı gelen bazı davranışlarla birlikte, bir başına bir sahne gösterisi oynamaya koyulmuştu. Buraya kadar tamam. Onun yanında biri daha var. O da aynı yolu izlemektedir. Ufak tefek jestler ekleyerek, eksilterek, kimi zaman abartarak, kimi zaman sineye çekerek gününü tekrar tekrar adımlamış. Fakat o bu defa yalnız başına kurduğu sahneyi her an sergilemek yerine onu sorgulamaya yöneliyor. Yeme içme alışkanlıklarını sorguluyor örneğin. Sorgulaması da bir tuhaf. Hani şu uzun saplı çatal bıçak takımları vardır, kısa saplı uzun uçlu muydu, herneyse. Bizimki bun- ların nasıl kullanıldığını öğrenmek için Jumbo’nun özel müşterilerine sağladığı bir hizmetten faydalanmak için telefonu açar, binbir türlü dil döktükten sonra gurme bozun- tusu bir adama ulaşır, onla birlikte yemek yemeyi önerir. Adam kabul eder, buluşurlar yemekte yemek konuşurlar! Ama yabana atma bak, bunlar ince detaylar. Salata yemenin bile adabı var, abartmıyorum gerçekten var, abartan şu adam bak, orda! Şimdi o yana bakınca aklında antika bir adam canlandı biliyorum. Aynı şeyi yaptığı herşeyde söyle- mek mümkün. Çevresi bu yüzden kıyameti koparıyor tabii. Hem zorlu bir görev bu, görev denirse eğer, kendi kendine biçtiği don desek daha doğru olur, hem de bu kadar uzakla- ra gitmek yerine yanıbaşındakilerden faydalanmayı es geçtiği için ona kızıyorlar. Hak- lılar. Adam çok abartınca bazı işlerine el bile koydular, ebediyen yapmasına engel ol- mak için çalıştılar, bazılarında başarılı oldular. Yani bu adamın başından şöyle bir durum geçti: Bu adam, ona sunulanı bir süre kullanarak hem kendi hayatını yoluna koymuş hem de sanılanın aksine çevresine faydalı işler yapmıştı, ancak karşılığını alamadığı gibi, bilinmeyen kişileri işlerine ortak ettiği için ve onlar gibi bir hayat sürdüğü için kabahatli bulunmuştu. Bazen, hoşgörüyle baktıkları bu adamın yaptıklarına tanık olunca yakınları da hayrete düştü. Fakat bu şaşkınlık sonradan onlara hep hayal kırık- lığı olarak yansıyordu, çünkü en nihayetinde eşeği sağlam kazığa bağlamak zorunluluğu ortaya çıkıyordu. Bu komik görüntünün ardında bazı tehlikeler barındırdığını saklamak istemem. En iyisini en doğrusunu bildiği bir hayatı yaşamaktan, ve bundan da öte bir işi yapmaktan alıkonmuş ısrar ettikçe imkanlarına giderek daha fazla el konmuş bir canavarla karşı karşıyayız aslında. Bindiği dalı kesmeyi hayatının bütününe yaymak zorunda olan bir adamla... Böyle bir adamdan herşey beklenir, korkunuz! Siz de sahneye kaçınız. Filmi de var bunun biliyosun, Kemal Sunal, Perihan Savaş, Dilaver Bey ama bu biraz daha farklı. Bir işte uzmanlaşmak istemiş gibi, yaptığı işi hakkını vererek yapmak istemiş gibi, üzer,ne koya- rak devam etmek istemiş gibi, ama hala uzak işte. Buna yabancı değilse ona, ona değilse yakınındakilere, çevresine. Bana kalırsa memlekette böyle adam dolu. Bu uzaklığı bulmak bir sigara yakmak kadar kolay, eninde sonunda kaynağı da kullanımı da dışarıya bağlanı- yor. Ondan sonra istediğin kadar caka sat! Ama keşke bir tek tükettiklerimizle kalsa bu yabancılık. Üretirken, yaratırken, yaparken de kapımızı çalıyor. Geldik mi şimdi cevherle yabancılığın kesiştiği yere! Kimi zaman kesişmiş, kimi zaman örtüşmüş diyorlar, bu iki adam özelinde ölçüsünü kimden alalım bunun? Evini sahneye çevirenden mi, yoksa yüreklere korku salandan mı? Üzerine koyarak devam edeyim, sahne- ye kaçınız, sahne alınız! Eh, hayat kısa derler ya, o hesap. İmleci gönder düğmesinin üzerine getirdi. Bir süre durdu. Penceredeki satırlara baktı. Tıkladı. Pencere kapandı. Posta kutusunu ve bilgisayarı kapadı. Arkasına yaslandı. Gülümseyerek ellerini kavuşturdu. Sarayın surlarını ören duvarcılardan biri, önüne devrilmiş taş yığının arasından, rast- gele, seçiyordu. Bu taşları toplandıkları yerden duvarcının işini göreceği surun inşa- atına taşıyanların ve onları nereden toplayıp getirdikleri bir başka hikayenin konusu üstelik duvarcının umrunda değil. Fakat bir taş, biçimiyle dikkatini çekiyor. Bu durak- sama yalnızca onla mı ilgili? Bilmiyor. Yine de duruyor, bir fırsat yakalamış gibi. Tüm varlığını ortaya koymak istiyor şimdi, ancak bunun ona mı yoksa duvara mı zarar vereceğini kestiremiyor. Bu beklenmedik durum, bir başka mekanda karşılık buluyor. Nedeni tam da duvar ustasının görevini yerine getirmesine fırsat verecek, taşları oraya toplayanların varlığı kadar belirsiz. Orası duvar ustasının varamayacağı bir mekan, duraksaması bu yüzden. Duraksa- ması farkındalığı mı? Bir zamanın genişlemesi, uzak bir yerde. Memleketi... Bir taş... Bu olaydan tam yüz doksan yedi yıl sonra, bu defa bir memur tam o kararsızlığın başını bekliyor. Beklemek zorunda, elindeki evrakları sıkıntıyla masaya birer birer sıralıyordu. Tam o anda o da durdu. Bulduğunu sandığı bir ayna! Evrak kuvvetle çekiyor onu kendine tıpkı taşın suru yapan duvar ustasını kendisine çektiği gibi ve aslında böylelikle işi sonlanıyor, artık konuşmaya başlar, konuştukça usta güven duyacak, kuşkusuz. Son karar ustanındı elbette. O da artık kendinden emin çünkü taşı yerine yerleştirmiştir artık, bir doktor hastalık yayar gibi, terkediyor. Aydınlık bir ofis. Masa, bir kitaplık, boş raflar. El yordamıyla istiflenmiş eski dergi- ler ve kitaplar. Çekmeceli, ahşaptan bir eşya dolabı. Masanın önünde karşılıklı duran iki sandalye var. Aralarında bir sehpa duruyor. Duvara yaslanmış bir su sebili, yanında ufak bir masa üzerinde çay kahve malzemeleri. Şair duvara yakın sandalyede oturmuş. Merhaba- laşıp bir süre hal hatır sorduktan sonra aralarında şöyle bir durum gelişti. Yakın zamanda bir roman yazmaya girişmek istiyorum. Aslında bütün derdim farklı meslek gruplarından ve gerçek hayatta bir araya gelmeleri mümkün olmayan kişileri bir araya ge- tirip tartıştırmak. Tıpkı Camus’un Veba’sındaki gibi. Ama oradaki kişiler toplumun geri kalanından uzak bir yerde, bir fildişi kulede, toplum üzerinde kararlar alıp toplumu has- talıktan kurtarmak için o kararları uygulatmanın derdindeler. Benim planım başka. Kura- cağım kişilerin toplumla hiç dertleri olmayacak desem yeridir. Hepsi birbirine düşmüş kimin eli kimin cebinde belli değil, hepsi birbirinin arkasından iş çeviriyor, nasıl? Yaman dirseklerini masaya dayamış, telefonunu karıştırıyordu. Valla bilmiyorum. Bunu öyle bir tavırla söyledi ki şair ofisteki eşyaları incelemeye başladı. Durup durur- ken bocalıyordu. Sevgilisini hatırladı. Yatakta yatıyordu. Üstünde bir adam vardı. Onun evinde, yatağında. Adam bir ileri bir geri sevgilisine abandıkça sevgilisinin başı bir sağa bir sola dönüyordu. Dayanılmaz bir acı kapladı her yanını. Sesini çıkaramıyordu. Bir an için göz göze geldiler. Acısı katlandıkça katlandı, tüm vücudu yanıyordu. Eliyle işaret ederek yanına çağırdı onu sevgilisi. Bir tek adım bile atamadan öylece kalakal- mıştı. Bütün vücudundan, sanki uzuvları ona doğru kopup gidiyordu. Kadın onu tanımamıştı bile. Sonra adam işini bitirdi. Ayaklandı. Sanki şair orada değilmiş gibi sevgilisinin aynası önüne geçti. Şair gözlerini kaçırmak zorunda kaldı, önündeki sehpaya ilişti göz- leri. Adam bir defter açtı, aynaya hiç bakmadan bir şiir kaleme aldı, sayfayı defterden kopardı, ikiye katladı. Şairin eli kağıda doğru uzandı. Gözünün önünde harfler ve söz- cükler yavaş yavaş belirdi. Katlanmış kağıdı baş parmağıyla sayfa çevirir gibi araladı. Kuşe kağıttan bir broşürün üzerine basılı bir ilan. Telefonu bipledi. Broşürü sehpaya bıraktı. Telefona baktı, Nazif’ten mesaj gelmiş. Neyse, senin işler yoğun galiba, ben yavaştan kalkayım, sonra yine haberleşiriz. Keyfin bilir, istediğin zaman uğra, sana kapım her zaman açık. Böylece vedalaştılar, şair ofisi terketti, Yaman masasının başına geçti, ayakta bir süre daha telefonla oyalandı. Bu hikayenin kalan kısmı için buraya tıklayın. |
Şeker fabrikaları kapatılıyor diye dert yanan televizyondaki sesle bütünleşik, bir bardak yoğurt suyunu mideme afiyetle indirdim. Neymiş efendim, bu ekranlarda yer bulan görüntüleri imge olarak değerlendirip kişiler hakkında detaylı bilgiler toplanıyormuş. Algı yönetimi dedikleri şey. Bu fabrikalar çalışmazmış, kimin karaciğerinden bahsediyor? Diyelim kimse buralardan ekmek parasını kazanmaz, kazansa da umurlarında değil, varsa yoksa memleketin hangi güzide köşesinde yaşayan vatandaşın bir açığını bulsam da onu bir güzel kabak oyaca- ğıyla deşsem, önce ardındaki nedenleri sonra hepten kendisini ortadan kaldırsam. Medyanın derdi bu. Peki tamam, ama ben öyle, huyluyumdur, kolay nem kaparım, aklıma şüphe düşer. Lıkır lıkır yoğurt suyu, ohh! Galiba denk geldi. Ama benim öyle zengin bir imgelemim yok n’apsam, gidip teşhis mi koydursam? Şeker fabrikası bu belli mi olur. O zaman da, hastanede kalabalık bulmuştu beni. Kalabalıkta muayene daha rahat beklenir ama ille sekretere yaklaşıp camekanın ardından durduk yere arıza çıkaranlara bol bol rastlanır. Rastladım. Bir an evvel teşhis konsun istiyor adam, acelesi var, hasta, bağırıp çağırıyor. Eh, bu işler sırayla tabii, benim acelem tahlil sonuçlarını aldıktan sonraya, ertesi günkü incelemeye kalmıştı! Bu defa boştu koridorlar. Bekleyemedim, duramadım oturduğum yerde. Gittim camekana, olmadık sözlerle, yapacağı varsa bile işini yapmaktan vazgeçirdim sekreter kadını. Devlet hastaneleri böyledir, işini görüp yollarlar. Halbuki nerde o özel hastaneler- deki güzelim hemşireler! Etek muhabbetine girmeyelim şimdi. Onun yerine bu var bak: şeker fabrikalarına da hemşire yetiştirmek lazım, oralara da girsinler, çalışsınlar. Neyse. Şimdilik hastalık hastalığımı, hemşireleri ve ekrandaki özelleştirme tartışmalarını bir ke- nara bırakalım. Neresinden baksan hepsi kopuk kopuk, birbiriyle örtüşmeyen dünyalar. Bundan onsekiz sene önce de aynı tartışma vardı, şeker pancarından şeker üretimine getirilien kı- sıtlamalar, vesaire. O kadarını hatırlayamam artık. Ama görüntü tekrar ediyor, kaçış yok. Kaçış yok, hasta olduğuma inanmadan birkaç gün önce de, yine elimde bir bardak yoğurt su- yuyla, görüntüdeki aynı sözlerin eşliğine, eşzamanlı olarak yakalanmıştım. Yine tek ayağımın üzerinde! Biliyorum, hepsi kopuk kopuk, vallahi biliyorum, adım gibi biliyorum, adımı adımlar gibi. Bak gördün mü, hatırlamak için biraz zorlayınca, biraz deşince, altından yine ekran- lardaki açıklamalar çıkıyor, glikoz şurubu, obezite, vesaire. Dur bakayım dur... N’oldu birden, deşeyim derken deminki kabak oyacağını elimde buldum yine. Böylesi daha iyi. Kapat artık şu televizyonu. Oyacağı da mutfağa gidip çekmecesine kaldırayım, hem girmişken karnımı doyururum. Ben hiç olmasza bunlar gibi hariçten gazel okumuyorum. |
Telaffuz ve büyü, ve bir başka kişideki karşılıklarından birine, belki yalnızca telffuzu üzerinden, koyulaştıkça büyüyen, cisimleşen, ancak bir yürek dokunuşuyla sanki büzüşerek ortadan kaybolan, ele avuca sığmayan ve ele avuca sığmayan bir iz ve bir yük aslında. Bir kez daha izini sürebiliyorum. Apaçık, kendini görünür ve belirgin kılarkenkinden fark- lı olarak bu defa yalnızca bir dereceye kadar mekanın içinde, yüklemsiz. Odamda, sokakta veya başka bir yerde, ama mutlaka mekanın içinde. Haydi... Yokluğuna, yitikliğine bırakmak istiyorum, isterdim veya yüz çevirmek, ama yüreğim dokunmuş bir kez, dönüp dolaşıp tekrar beni buluyor. Bıraktığım gibi, yerde. Telaffuz ve büyü, yakınlığını bir sonraki terkedişine /terkedişime kadar bilemediğime ve o başka kişideki izlekleri geçmişinden gün yüzüne çıkın- caya kadar yüklemsiz bırakılmışlığına ömür diyorum. Siz zaman diyebilirsiniz. Gün yüzüne çı- kıyor elbet, elbet gün yüzüne çıkıyor. |
Bir denklem, doğrulanabilir, hesaplanabilir. Sonucunu almak çok kolay, bir hesap makinesi bile yapabiliyor. Ancak uzak kalmış. Yakalanıyor aslında, sıklıkla yakalanıyor, doğrudan sonuçları, hesaplanabilirliği, doğrulanabilirliği gündelik hayatımızın ötesinde, uzak ol- duğu için dikkat çekmeden es geçiliyor. Yanısıra, peşisıra, içiçe, yine zamansız başka şeyler var, bunlar da denklem gibi uzakta duruyorlar bir bakıma. Körleşmiş alışkanlıkların arasında ezilip gitmişler. Daha incelikli olduklarını söyleyebilirim. Ancak insan böyle bir varlık, siyasi, söz dinlemesi var, tarihsel bir olgu. Bilginin kirliliği, bu yüzden büyük bir sorgulama, yanlışlanabilirliği ve buna rağmen hala uygulanabilir, hayatın bizi biz yapan bir parçası, öğesi halinde günümüze yerleşmiş bulunması, bu daha büyük bir sor- gulama gerektirir, ilki daha teknik. Bu körleşmiş alışkanlıkların arasından kılı kırk ya- rarak, duvarın içinden filizlenen bir bitki gibi, yeni görünen ama aslında zamansız, tıp- kı denklem gibi ama günümüze doğrudan girebilicek kolay alışkanlıkların, hayatımızı kolay- laştıran alışkanlıkların bilgisi var. Bunlar denklem gibi es geçilmiyorlar. Hatta talep e- denler çok, bir çok, bol! Hemen hayata geçirmek istiyoruz bu bilgileri, sanki bir zamanlar varmış ve hatırlamışız gibi coşkuyla sarılıyoruz. Oysa tekilliği var henüz, bu ayrımı gö- zetmek yine incelikli bir hesaba bağlı. Tekilliği adının konmasını gerektiriyor, tekrarı için. Bu, adını koyan için temel bir sorun. Siyasi penceresinden dolayı ondan alınma teh- likesi ile karşı karşıyadır, unutkanlığı baskın gelecek. Yalnızca biri için bile belki bir ömür sürecek bir iş, onu siyasetin içinden temellendirmek. Bu sorun bu özelleşmiş tekilli- ğin tekrarını zora sokmuş. Oysa denklem böyle değil, denklem hesaplanabilir, doğrulanabi- lir, bir hesap makinesi bile sonucunu veriyor! |